Venedik’in Ötesinde, bir yolculuğun değil, bir duraksamanın kitabıdır. Yasın coğrafyasını anlatıcının hafızasında yer eden mekânlar üzerinden tanırız; çünkü burada şehirler harita üzerinde değil, hatıraların içinde konumlanır. Her mekân bir duygunun tonudur; her durak, kaybın başka bir yüzüdür.
Roma’da anlatıcı hâlâ direnmektedir.
Taşların ağırlığına, tarihin görkemine, kalabalığının gürültüsüne sığınır. İnsanın orada acısını bastırabileceğine inanır; çünkü ihtişam, geçici bir güven duygusu verir. Oysa Roma, kaybı örtmez, aksine büyütür. Yalnızlık ve yokluk, en çok orada, kalabalıkta duyulur. Anlatıcı ayaktadır; ama bu bir güç değil, henüz çökmemiş olmanın gerginliğidir.
Murano’da artık savunma kalmaz.
Orada düzen vardır, ama merhamet yoktur. Güzellik üretilir, bedeli görünmez kılınır; cam parlar, insanlar silinir. Murano yasın öfkesidir; yüksek sesle dile getirilmeyen, ama içten içe yakan bir öfke. İnsan orada ilk kez şunu hisseder: Hayat, acıya bir anlam borçlu değildir. Bu fark ediş, cehennemin en soğuk katıdır.
Dorsoduro sessizdir.
Tehlikeli bir sessizlik. Çünkü orada umut dolaşır. Daha iyi bir düzenin, başka bir ihtimalin hayali… Ve insan, kaybettiği kişiden önce, kaybedilmemiş bir geleceği yas tutar. “Olabilirdi” kelimesi, bu kitabın en keskin bıçağıdır; kanatmaz, ama derin iz bırakır.
San Marco’da kelimeler geri çekilir.
Sular yükselir, şehir ağırlaşır, zaman yavaşlar. Anlatıcı kaçmaz artık; çünkü kaçmanın anlamsızlığını öğrenmiştir. Bu bir kabulleniş değildir, kabulleniş fazla düzenlidir. Bu, kayıpla yan yana durmayı öğrenme hâlidir. Yas orada konuşmaz; orada kalır.
Ve Gianna.
Gianna bir karakter değildir.
O çocuğu izlemek, Tanrı’yla göz göze gelmektir. Çünkü çocuk Tanrı’yı ne savunur ne inkâr eder; onu doğal bir varlık gibi yaşar. Anlatıcı Tanrı’yı inkâr ederek ayakta kalmıştır; ama bir çocuğun bakışı bu inkârı sessizce çökertir. Masumiyet bir cevap değildir, aksine bir sorudur.
Eğer bu kadar saf bir güzellik mümkünse, bu kayıp neden mümkündür?
İşte yas tam olarak burada derinleşir.
Tanrı cevap vermez. Geri dönmez. Ama sessizliği artık inkâr edilemez hâle gelir. Anlatıcı Tanrı’yla barışmaz; onun yokluğuyla baş başa kalır. Ve bu baş başalık, yasın gerçek biçimidir.
Venedik’in Ötesinde, kaybı aşmayı vaat etmez. Kaybın içinde yaşamayı öğretir. Hakan Laloğlu okuru teselli etmez; sakin bir dürüstlüğe zorlar. Çünkü bazı acılar anlamlandırılmak için değil, sessizce taşınmak için vardır.
Eğer bu metin bir manifesto ise, son cümlesi şudur:
İnsan acıdan erdem çıkarmak zorunda değildir.
Ama onu yakan acıya gözünü kaçırmadan bakabiliyorsa, hâlâ insandır.
Sular yükselirken kaçmamak.
Konuşacak bir şey kalmadığında susabilmek.
Ve yasın coğrafyasında, kendi yerini inkâr etmeden durmak. Beklemek. Anlamsız da olsa beklemek.
Bu kitap bunu yapar.
Sessizce.
Geri dönülmez biçimde.
Değerli abim, Hakan Laloğlu'nu bu kıymetli eseri için tebrik ediyorum.