·192 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Ocak 2026 13:07 “Kendimize, yaşayabilmek için hikayeler anlatırız.”
Vietnam kökenli, Fransız yazar #CecilePin ile kendisinin ilk romanı olan #GezginRuhlar kitabı ile tanıştım. Aslında yazarın kendi kökeninden, gerçek bir hikayeyle yola çıkarak yazdığı kitapta, kişi isimleri, meslekler, köy ismi, kampların isimleri değişse de koruduğu önemli gerçekler vardı; ölümler, çekilen acılar. Yazar annesinin travmatik geçmişinin (Anh aslında annesinden kurgulanmış ve kızı Jane aslında yazarın ta kendisi) kendisiyle kurduğu bağdaki zorluğu, yaşamda mutluluktan kaçınmasının vicdan azabı gibi çok önemli noktaları çok hassas bir şekilde işlemiş. Gelelim detaylıca konuya, kim kimdir, ne yaşanmış..
Son Amerikan birliğinin de Vietnam’ı terk etmesinin üzerinden üç yıl kadar geçmişken, Anh’ın babası tıpkı erkek kardeşi Nam gibi (savaş henüz bitmemişken kaçmıştı ve iyi bir hayat sürüyordu) Amerika’ya sığınmak ve onla buluşmanın hayaliyle yanıyordu. Kaçakçılar onları tekneyle Hong Kong’a götürecekti. Kendileri gibi sığınmacılarla bir süre aynı kampta kalacaklardı. Babaları belki de tüm riskleri göze almış ve iki grup halinde gideceklerdi. İlk önce Anh (15) ve en büyük iki oğlan olan Thanh (10) ve Minh (13) gidecek, ardından anne baba ve diğer küçük kardeşler gelecekti. Zorlu bir yolculuktu ama başardılar. İki haftalık bir karantinaya alındılar. Hastalıkları olmadığı için kamp alanına transfer oldular. Ailenin geri kalanı haftalar geçmişti ve çoktan gelmiş olmalıydı ama gelmedi. Anh ailenin eşgalini tarif etti ve haber beklediler derken üç ay sonra cansız bedenleri bulundu. Yedi kardeş ve anne babadan oluşan koca aileden geriye sadece üç kardeş kaldı ve en büyükleri olan Anh artık kardeşlerinin sorumluluğuna sahipti, dışarıdan sakin görünmek, kardeşlerinin yaşamını altüst eden hortumun dingin merkezi olmak zorundaydı.
“Evet, bu, yani onlara mutlu bir son vermek akıl çelici..Ya da belki bir şeyleri, birilerini sorumlu tutarım. Uygulanan politikaları yererim. Savaşı, yoksulluğu, korsanları, denizi, fırtınayı suçlarım.
Ama yazmayı sürdürdükçe, suçlanacak hiçbir şeyin olmadığını ve her şeyin suçlanabileceğini daha çok fark ediyorum; her şey bir neden ve sonuç, tarih ve doğa kördüğümünde birbirine karışmış, iç içe geçmiş.
Dehşet ile peri masalının arasına bir hikâye oymaya çalışıyorum ki küçücük de olsa gerçeğin ışıltısı görünebilsin.”
Önlerinde zor ve bilinmezliklerle dolu bir hayat vardı. Kamp sorumlusu, Anh’e kampın dışında bir fabrikada iş ayarladı. Çok uzun saatler çalışıp az para kazanıyordu ama kamptaki yetersiz besine ek yiyecek bir şeyler alabiliyordu. Kardeşleri de okula gidiyordu. Ne olursa olsun ailelerinin ölümü hakkında konuşmuyorlardı, başlarına uğursuzluk getirebilecek gibi.
Birleşik Devletler sığınmacı alımını kısıtlı tutmuştu ve planda Amerika rüyası varken, Birleşik Krallık tarafından kabul edilmişlerdi, yolculuk İngiltereye’ydi. Bir yuvaları yoktu, kampta, mahremiyet olmadan, sürekli birilerinin gelip birilerinin gittiği kalabalıkla bir yıl yaşamışlardı bile. Ailelerinin ölüm yıldönümünde kendilerince küçük bir anma töreni yapıp sabaha kadar savaş zamanında yaşadıkları mutlu aile günlerinden söz edip ağladılar. Acılarla dolu o yılı sağ salim atlattılarsa hayatlarının geri kalanında onları bekleyenlerin de pekala üstesinden gelebilirlerdi. Tam iki yılın üstüne Londra’da kendilerine bir ev, yuva olarak tahsis edildi. Anh biraz uzakta da olsa bir fabrikada çalışmaya başladı. Çocuklar büyüyordu. Minh okulu bırakmış, doğru düzgün bir iş bulamamış, başı boş takılıyordu. Bir gün bir tartışmada Anh’e anneleri olmadığını, artık kendi hayatına bakmasını önerdi. Anh bir muhasebe şirketinde işe başladı ve kendisi gibi Asya kökenli ama doğma büyüme Londra’da olan Tom ile tanıştı ve aslında elini kardeşlerinin üzerinden hiç çekmeden kendi hayatını kurdu. Evlendi ve üç çocuğu oldu. Thanh’da orta halli bir işte çalışıyordu ve o da evlenip çocuk sahibi oldu. Minh düzgün bir ilişkiye sahip değildi. Çalışıyor, yiyip içiyordu, gençliğinin öfkeli hali geçmişti. Amerika’daki kuzenleri ile iletişime geçtiler. Onun yüreklendirmesi ile ailelerine hak ettiği cenazeyi düzenlediler. Neredeyse aradan geçen kırk yılın verdiği omuzlarındaki yük artık kalkıyordu. Önemli bir ritüeldi. Vietnam kültüründe bir gelenek vardı. Ölülerini kendi topraklarına usule uygun gömmeleri gerekirdi. Eğer gömülmezlerse ruhları dünyada amaçsızca gezinmeye mahkum olur, bir hayalet olarak kalır. Bu noktada kitabın adının nerden geldiğini çok iyi anlıyoruz ve ara ara anlatıları olan Duo (küçük erkek kardeş) karakterinin ruhundan geçenleri de aydınlatıyor. Defin gerçekleşene kadar ‘Gezgin Ruh’tu ve artık huzura ermişti.
İşler yolunda gitmezken, hayatları tepetaklak olmuşken, henüz bir çocukken artık yetişkin olmak zorunda kalan, öksüz ve yetim kalıp aynı zamanda dört kardeşin kaybını yaşayan, artık kendilerini koruyup kollayan kimse yokken birde yersiz yurtsuz olan bu üç kardeşin anlaşmazlıklar da yaşasa, kendi yollarını da çizse, birbirlerinden hiç kopmadığı bu saf sevgi belki de onları hayatta tuttu. Sonunda, herkes bir arada, aileleri yanlarında, akıllarından geçen, her şeye rağmen hayatta kalmayı başarmış olmaları. Genç bir kız iken iki kardeşinin ebeveyni olmak gibi ağır bir yükle yaşayan Anh için söyleyecek söz bulamıyorum. Büyük bir acı. Bu travma ile kendi çocuklarına bazen yaklaşamamış, kendi evlatlarında kaybettiği kardeşlerini görmüş, kayıplarına karşın hayatta kalmanın suçluluğunu da yaşamışlar. Aralarındaki sevgi ile, geçmişin kapısını kapatarak ve sadece ileriye bakarak, ailelerini gururlandırmak, amaçlanan mutlu hayatı yaşamaya çalışmışlar.
Göç, mültecilik, ‘öteki’leştirilmek, aidiyet hissedememek, kayıp vermek ve travmanın kuşaklar arası aktarımı ustaca kaleme alınmış. En önemlisi yas konusu;
“Başkalarının gözünde yas tutmanın doğru, münasip bir yolu var: Ne çok az ne çok fazla. Ama yasın perdelerin gerisinde tutulan bir kısmı da var; sadece bize ve ölene ait bir kısım.”