Tabii ki tanıyorlardı onu, kasabadaki herkes tanırdı: Yıllar önce bir devrimciydi, hapse girmiş, kaç kez ölümden kurtulmuştu. Ama bu kez kurtulamadı. Bir haftadır hastaydı; yalnız yaşadığı için, kahvaltılık almaya gitmek zorundaydı. Onu herkes tanırdı ve o sokakta, kan gölcüğünün üzerinde ekmeğiyle, ölmüş yatıyordu. Oğleye, belki de ikindiye kadar öyle yattı. Ölmek sırasının ona geldiği günlerin - bütün insanlar için yaşanması zor günlerin bir örneği, daha doğrusu simgesi olarak onu orada bıraktılar.
Generalin bir yaşam felsefesi var mıdır? Ya da siyasal görüşü? Hatta demokrasiye inancı? Bunların hiçbiri yoktu. Ama iktidarı, sevdiği seveceği bütün kadınlardan çok severdi. İktidar, onu harekete geçiren tek etkendi. İktidar hırsıyla tutuşur, iktidar tutkusunu bir illet gibi taşırdı. Bir anlık iktidar için ruhunu şeytana satardı.
Şu anda önemli olan, dokunaklı olan, o üç çocuğun, kovalanan, yarı çıplak (biri yalınayaktı) üç çocuğun Polis peşimizde' ya da 'askerler peşimizde' demek yerine 'Zorbalık peşimizde' demiş olduklarını bilmektir. Evet, zorbalığın kendilerini izlediğini söylediler ve bu sözleriyle kahraman oldular.
Şiirsel bir dürtü olduğu gibi, tarihsel bir dürtü olduğuna da inanası gelmiyor mu insanın?