Babam öldüğünde, çocukluğum da onunla birlikte toprağa verildi. Hayat beni erken yaşta sert ellerle yoğurdu. Dedemin evinde sevgi bir lüks, şiddet ise sıradan bir gündelik dildi. Küçük bedenimden çok ruhum dayak yedi. İnsanların birbirine ne kadar acımasız olabildiğini orada öğrendim. Korku, evin duvarlarına sinmişti; yoksulluk ise sadece sofrada değil, kalplerdeydi.
Bu karanlığın içinde beni ayakta tutan tek şey büyükannemdi. Onun sesi, masalları ve bitmeyen merhameti olmasaydı, insanlara karşı içimde bir sevgi kalmazdı. Bana insanın yalnızca kötülükten ibaret olmadığını öğretti. “İnsan, acıya rağmen insan kalabiliyorsa güçlüdür” diye düşündüm hep. Çünkü ben acıyı tanıyarak büyüdüm.
Çocukluğum, oyunlarla değil; kavga sesleri, gözyaşları ve suskunlukla geçti. Ama her yaşadığım şey, bana insanları anlamayı öğretti. “İnsanlara bakmayı öğrendim; acı bana bunu öğretti.” Kötülüğün içinde bile iyiliği ayakta tutanların varlığına inandım. Eğer iyi insanlar olmasaydı, dünya çoktan karanlığa gömülürdü. Annem öldü.
Bir gün fark ettim ki artık çocuk değilim. Yaşadıklarım beni büyütmüştü. O evden çıktığımda ardımda sadece anılarımı değil, çocukluğumu da bıraktım…
Annemi toprağa vermemizden birkaç gün sonra dedem: Ee Lexsey, madalyon değilsin ki seni boynumda taşıyıp durayım… Var git insanların arasına karış…
Ve ben de insanların arasına karıştım.
Çocukluğum