“Hafıza ve büyünün düşsel bir romanı olan Nostalji, Komünist Bükreş’in karanlık dünyasını tuhaf büyülerle dolu bir yere dönüştürüyor. (…) Gerçeklikle sembolizmi, zaman ve miti harmanlayan bu başyapıt, insana, okuduğu için kendini şanslı hissettiren eserlerden.” (Holden Kitap, arka kapak yazısı)
Romen yazar Mircea Cărtărescu ile tanıştığım Nostalji, içerdiği bazı öykülerle bana da bu hissi yaşattı; evet. Ancak ilk öyküde beni yakaladı dersem yalan söylemiş olurum. Yine de içindeki iki öyküyü o kadar beğendim ki, kesinlikle haksızlık yapmak istediğim bir eser de değil. Cărtărescu’nun kalemi gerçekten kendine has. Öykülerde olağan diyebileceğim şeylerin tam tersi gerçekleşiyor; bu da metne ayrı bir tat katıyor.
“İkizler” ve “REM” favori öykülerim oldu; hadi bir numaraya “REM”i koyalım. Tüm öykülerde yazarın varlığı hissediliyor ama özellikle “REM”de Cărtărescu ile doğrudan karşılaşıyorsunuz. O, kendi yarattığı karakterin başını okşarken siz de sanki o odada, ikisini gizlice gözetliyorsunuz. Öykü, zihnimde o kadar canlı ilerledi ki nasıl bittiğini anlamadım bile. Öyküdeki karakterin ulaşmaya çalıştığı kişinin yazarın kendisi oluşu saniyelik şu düşünceyi uyandırıyor: Biz de birilerinin kaleminden çıkmış olabilir miyiz? Saniyelik dedim çünkü neden biri benim gibi bir karakter yazsın şimdiden yazarıma başarısız kariyerinden dolayı üzülüyorum. Şaka bir yana, Nostalji kolay bir okuma değildi. Evet, yer yer sıkıldım. Ama bu iki öykü için yeniden bakarım diye düşünüyorum.
Son olarak kapak tasarımına da değineyim; bayıldım. Nostalji hissi ile hepimizin evinde olduğunu düşündüğümüz, çocukluğumuzda kalan perdenin bir ilişkisi olmalı.