Çatlaklar, on öykülük yapısına rağmen bütünlüklü bir edebi evren kurmakta zorlanan bir kitap. Bu zorluğun temel nedeni nicelik değil; atmosferin tek bir duyguda ısrarla sabitlenmesi. On öyküden yalnızca ikisini beğenebilmiş olmam tesadüf değil: Bu iki metin, yazarın karanlığı bir amaç değil araç olarak kullandığı, insanın iç çatlağını sezdirirken okuru boğmayan nadir anlar. Diğer öykülerde ise karanlık, derinleşmek yerine çoğalıyor; incelmek yerine yoğunlaşıyor. Sonuç olarak kitap, okurla bir temas kurmak yerine onu sürekli geri iten bir mesafe yaratıyor.
Kitabın atmosferi, rahatsız edici olmaktan çok tiksindirici bir noktaya savruluyor. Buradaki sorun “rahatsızlık” değil; edebiyatta rahatsızlık verici olmak güçlü bir tercihtir. Sorun, bu rahatsızlığın estetik bir karşılığa dönüşmemesi. Metinler, insanın karanlık tarafını açmak yerine ona bulanmış gibi duruyor. Pislik, çürüme, yozluk imgeleri bir anlam inşa etmiyor; yalnızca üst üste yığılıyor. Metnin içine çekilmiyor; tam tersine, metinden kaçma dürtüsü yaşatıyor. Bu da anlatının bilinçli bir yabancılaştırma mı yoksa kontrolsüz bir karamsarlık mı olduğu sorusunu gündeme getiriyor.
Eser, potansiyeli olan ama onu disipline edememiş bir kitap izlenimi bırakıyor. Yazarın dili yer yer güçlü, sezgisi var; fakat bu sezgi, sürekli aynı karanlık tonla bastırıldığı için etkisini kaybediyor. İki öykünün öne çıkması, aslında kitabın başarısızlığından çok, ne olabileceğinin ipucunu veriyor. Eğer atmosfer, okuru tiksindirmekle yetinmeyip onu düşünmeye, durmaya, çatlağın kenarında beklemeye zorlasaydı, bu kitap çok daha sarsıcı olabilirdi. Mevcut haliyle ise Çatlaklar, karanlığı derinleştirmek yerine onun içinde debelenen bir metin olarak kalıyor.
Okur kalın...