Bana göre Young-hye’nin vejetaryen olmaya karar vermesi hayatının küçücük bir parçası üzerinde kontrol sahibi olma arzusundan doğuyordu. Ve bunun karşılığında çevresindeki toplumdan gördüğü tepki… korkunçtu.
“Ne yaptın? Neden vejetaryen oldun?”
Bu sorular kitap boyunca tekrar tekrar soruldu ama kimse cevabı gerçekten dinlemedi. Kimse “Bir rüya gördüm” cümlesini duymak için değil, ne demek istediğini anlamak için durup düşünmedi.
Evet, Young-hye bir ruh hastalıkla mücadele ediyordu ama kimse bunun nedenlerini sorgulamadı. Kocasını reddettiğinde kocası ne yaptı? En ufak bir suçluluk duymadan, defalarca tecavüz etti.
“Zaten karım… hakkım.”
Babası? Yüzüne tokat atıp zorla et yedirdi.
Annesi? Et suyunu bitki çayıymış gibi gizlice içirdi.
Doktorlar? Tüplerle zorla besledi.
Kimse “neden?” diye sormadı.
Ablasının kocası ise toplumun başka bir tuhaf kesimindendi; yaptığı her şeyi sanat adına meşrulaştıranlardan. Kocaya kıyasla daha az vahşi görünse de, o da ruhsal olarak hasta bir kadını sömürdü.
“Ellerimle, ayaklarımla, gözlerimle, dilimle… hepsiyle hayvanlara acı çektirdim. Göğüslerim ise tek masum yerim…”
Young-hye bir ağaç olmak istiyordu… çünkü ağaçlar, var olan en şiddetsiz canlılardan biri.
Ruh hastalığın, Young-hye’nin maruz kaldığı koşullar ve yaşadıklarıyla birleşmesi, onun içinde bir şeyi tamamen söndürmeye yetti.
Onun yavaş yavaş deliliğe sürüklenişini izlemek, yüksek bir dağdan karanlık ve dipsiz bir vadiye iniş gibiydi — tam anlamıyla bir insanın aklını kaybetme izleyişi.
Kitapta gelişim gösteren tek karakter ablaydı.
Pişmanlıktan suçluluğa savruldu; “iyi bir abla” olmaya çalıştı.
Kendisinin de kız kardeşi gibi olacağı korkusu ve gördüğü rüyalar çok güçlüydü. Hayat ikisine de acımasızdı ve bu kitap, benzer durumlara farklı insanların verdiği tepkileri çarpıcı bir şekilde gösteriyordu.
Tuhaf bir kitaptı.