Sabahattin Ali okumayı çok severim ama nedense onun kitaplarına daha başlamadan içime bir hüzün yerleşir. Belki hayattan bu kadar erken ayrılmış olması, yaşadıkları ve ona reva görülenler yazdıklarına sinmiştir; ben de okurken bunu ister istemez hissederim. Onun metinlerinde hüzün, bağırarak değil, sessizce dolaşır. İçimizdeki Şeytan’a da bu duyguyla başladım.
Kitabı zaten yazarın kalemine duyduğum güvenle sevdim. Sabahattin Ali’nin insan ruhunu yalın ama derin bir şekilde anlatma becerisi bu romanda da kendini hissettiriyor.
Karakterler içinde en çok Ömer’e sinirlendim. Onun iç çatışmaları, kararsızlığı, zayıflığı ve sürekli kendini aklama hâli okur olarak beni fazlasıyla yordu. Ömer kötü biri değil ama sorumluluk almaktan kaçan, yaptığı hataların bedelini ödememek için sürekli mazeret üreten biri. Bu da onu “anlaşılır” olmaktan çıkarıp rahatsız edici kılıyor. Belki de bu yüzden bu kadar gerçek.
Macide’nin durumu ise ayrıca üzücüydü. Yaşayabilmek için birilerine tutunmak zorunda kalması, kendi ayakları üzerinde durmak isterken şartların onu bağımlı hâle getirmesi kitabın en sessiz ama en can acıtan taraflarından biri. Macide güçlü olmasına rağmen, hayat ona güçlü olma lüksünü tanımıyor.
Bu roman bana göre bir aşk hikâyesinden çok, insanın kendiyle yaptığı bir hesaplaşmayı anlatıyor. Aşk sadece bir zemin; asıl mesele insanın iç dünyasındaki çatışmalar, kaçışlar ve kendine söylediği yalanlar.
“İçimizdeki şeytan” ise romanda şeytani bir varlıktan çok, sorumluluklardan kaçmak için başkasını suçlama isteği. Yaptıklarımızın bedelini ödemek istemiyoruz. Suçlu olmadığımıza inanmak ve faturayı bir başkasına kesmek bize daha kolay geliyor. Ömer’in içindeki şeytan da tam olarak bu: kaçmak, ertelemek ve kendini temize çıkarmak.
İçimizdeki Şeytan, insanı rahatlatan değil; insanı kendisiyle yüzleştiren bir kitap. Bitirdiğinde “ben olsam ne yapardım?” sorusu değil, “ben bunu kaç kere yaptım?” sorusu kalıyor geriye.