Bazı kitaplar vardır, okunmaz; insanın içine bırakılır.
Gece Açan Çiçekler tam olarak öyle bir kitap. Sessizce geliyor, gürültü yapmıyor ama kaldığı yerden uzun süre gitmiyor.
Tarık Tufan bu romanda, hayata tutunamayan ama düşmeyi de bırakmayan insanların hikâyesini anlatıyor. Gündüzleri güçlü görünen, geceleri ise kendi içinin enkazında dolaşan karakterler var. Her biri yarım kalmış, her biri biraz geç kalmış. Ve hepsi, adını koyamadıkları bir eksikliğin içinde yaşamaya devam ediyor.
“İnsan bazı acıları anlatamaz. Çünkü kelimeler yetmez, susmak da yetmez.”
Kitap boyunca suskunluk neredeyse bir karaktere dönüşüyor. Söylenemeyenler, yarım kalan cümleler, boğazda düğümlenen itiraflar… Aşk bile burada bir sığınak değil; daha çok insanın kendini kaybettiği bir yer.
“Sevmek bazen iyileştirmez, sadece yarayı daha görünür kılar.”
Tarık Tufan’ın dili çok sade ama çok derin. Gösterişli cümleler yok; bunun yerine insanın içini yavaş yavaş acıtan bir gerçeklik var. Okurken sık sık durup düşündüm: Biz kaç şeyden vazgeçtiğimizi ‘olgunluk’ diye adlandırıyoruz? Kaç suskunluğu sabır sanıyoruz?
Kitapta zaman kavramı da tuhaf. Geçmiş hep orada. Ne kadar kaçarsan kaç, gece olunca insan en çok kendine yakalanıyor.
“Gece, insanın kendinden saklanamadığı tek zamandır.”
Gece Açan Çiçekler, umut veren bir kitap değil belki. Ama gerçek. Ve bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey umut değil, anlaşılmaktır. Bu kitap tam da bunu yapıyor: “Yalnız değilsin” demiyor ama yalnızlığını tanıyor.
Bitirdiğimde içimde şu kaldı:
Bazı insanlar gündüz soluyor, gece açıyor.
Bazı kalpler ışıkta değil, karanlıkta kendini buluyor.
Ve bazı kitaplar, insanın yarasını iyileştirmiyor ama ona bir isim veriyor.
Bu yüzden Gece Açan Çiçekler, herkes için değil. Ama geceleri içine doğru çöken, susarak yaşayan, çok hissedip az konuşan insanlar için fazlasıyla tanıdık. Gece Açan Çiçekler