Puan vermedi·122 syf.····Okunma: 25 Aralık 2024 14:29 "Gülene, ağlayana, sevene, dövene aldanana, aldatana, ekene toplayana herkese hak veriyorum. Her el açana istihkâkını dağıtan sen olduğun için, ey hesabı kitabı şaşmaz mizancı."
Nasıl güzel bir teslimiyet. Şaşılası, hayran olunası, imrenilesi. İyi ve güzel olan her ne varsa bu cümleyi ve anlayışı hak ediyor aslında. Her şeyden arınmış, olanla olmayana neden aramayı bırakmış, ne için,i nasılı, kiminlesini bir kenara bırakıp o dönen devrana hayran kalınmış bir anlayış. Hayatımızda ihtiyaç duyduğumuz yegâne şey bence bu olmalı. Yemek, su, hava kadar önemli; teslimiyet.
Hiçbir sevgiyle boy ölçüşemeyen bir sevgi değil midir şu cümleleri yazanın sevgisi? Sevmek de nasip işidir elbet. Şartsız,koşulsuz, sorgusuz teslim olabilmek, nasibi alabilmenin belki ilk adımı olabilir. Sorgulamamaktan kastım körü körüne değil; kalbin işi bu. Nasıl ki bazı hisleri sorgulamaz yaşarız, bu da öyledir. Anlamayanı da vardır, daha anlatmadan "bildim" diyeni de. Vel hasıl orası da nasiptir.
Gelelim bu cümlelerin sahibine ve nadide kitabına: Samiha Ayverdi'nin Hancı adlı nazım şiirlerinden oluşan bu eser, tasavvufi tarzda yazılmış olup, her gönlünüz karardığında açıp okuyabileceğiniz bir kitap. Kitabı okurken nasıl bu kadar güzel sevilebilir bizi Yaradan diye düşünmeden edemiyorsunuz. Yazılan her bir cümle sanki bir sevgiliye yazılmış gibi. Asıl sevgilinin kim olduğunu bize hatırlatırken, bakış açınızı o kadar değiştiriyor ki... Tekrar tekrar okumaktan ve cümleleri irdelemekten kendinizi alamıyorsunuz.
"Seni ararken kendimle buluşuyor, kendimi bulmak isterken seninle yüz yüze geliyorum" diyor yazar. İnsanın ne kadar Yaradan' la iç içe olduğunu bize öyle güzel aktarıyor ki, kitabı okurken asla yalnız olma asla yalnız olmadığınızı O' nun her daim yanınızda ve her nefesinizde içinizde olduğundan mutmain oluyorsunuz. Hayatın hızından kurtulup bir düşündüğünüzde, belki ağlarken, belki çok acınası ve darmadağın bir hâldeyken herhangi bir sayfayı açıp okuyunca, ruhunuzun gıdasını bu satır aralarında buluyorsunuz.
Yazarın derin kültürü, Türkçe'yi kullanımı belki zaman zaman okuyucuyu zorlasa da; eski Türkçe'yi sevenlerin okurken lezzetine doyamayacakları bir eser.
Nefsimize sürekli bir savaş içindeyiz. Her şeyin hızlıca tüketildiği bu dönemde, aslında tükettiğimiz şeyin ömrümüz olduğunu, durmayı başarabildiğimiz bir vakitte anlarken buluyoruz kendimizi. İnsanın Allah'ı bilmesi yalnızca ona inanma ile mi olur sorusunu aklımıza getiriyor bu kitap. O' nun var olan her şeyde olduğunu bilmenin, bununla yaşamanın, gözünüzün gördüğü veya görmediği, duyduğu veya duymadığı her şeyin O' nun izniyle olduğunu bilebilmek ve anlamak evresi...
"Taş seni bilmediği için taştır. Demir seninle ısınmadığı için soğuktur. Seninle olup da senden olmayanlar da öyle." Diyerek belki de bunu bize o kadar güzel yansıtıyor ki.. Yaşadığınız her şeye farklı bir gözle bakar hâle geliyorsunuz.
Tasavvufa, eski Türkçe' ye, düşünmeye ve dinlenmeye, okurken kalben bir şeyleri hissetmeye merakı olanların mutlaka okuması gereken bir eser diye düşünüyorum. Şu cümleyle bitirmek yerinde olacaktır:
" Ama bilmem ki ne zaman, sen, ben demekten kurtulacağım?"