Arize, en başta annesini anlamak için çıktığı yolda kendini kaybeder; sonra babasını aramak için yeniden yola düşer. Hayatında iki yol, iki yolculuk vardır. Biri geçmişe, biri kendine. Bu yolculukların ortak noktası ise yazıdır. Arize’ya iyi gelen tek şey yazmaktır. Zaten yazdıkları, onu yolculuğa davet eder.
Arize hiperakuzi hastasıdır; her sesi en ince ayrıntısına kadar duyar. Bu durum onu yalnızlığa iter. Çocukluğu, aynı hastalıktan muzdarip olan annesini gözlemleyerek ve ona destek olarak geçmiştir. Bu hastalığı annesinden bir “yadigâr” gibi taşır. Saatlere asla pil takmaması da bundandır; seslere tahammül edemez. Yazdıkça o sesler susar sanki. Kelimeler onun için bir sığınak olur.
Babası Poyraz’ın ortadan kaybolması ise aile için yabancı bir durum değildir; ayda dört kez yaptığı bir şeydir bu. Anne ve Arize alışkındır. Ama bu kez annesi de gider. Daha suskun, daha yorgun bir hâlde çekip gider hayattan. Arize içine kapanır. Babasının kayboluşu, annesinin suskunluğu derken evlerine gelen mektuplar yeni bir yol açar. O mektuplara cevap yazmak, Arize’yı hayatın içine çeker. Çünkü artık yazmaktan öte bir şey vardır. Araz’ın kelimeleri… Kelimelerin gücü Araz’ın dikkatini çekerken, Araz da Arize’yı meraka sürükler.
Kitap boyunca Arize o kadar çok düşünür ki, okur da kendini sorgularken bulur. Ben birçok yerde durup “hayret verici” diyerek okudum. Özellikle Araz’ın mektubundan sonra Arize’nın söylediği şu cümle beni çok etkiledi:
“Biri beni yaşamaya çağırıyordu.”
O an Arize’nın yeniden hayata tutunma isteği, bende de bir heyecan yarattı. Fark ettim ki okurken gülümsemişim ve yanına “ben de heyecanlandım” diye not düşmüşüm.
Arize’nın bir başka dikkat çekici yönü de obsesif kompulsif bozukluğudur. Evden çıkacak olsa, ev onu geri çağırır. Birini anlamaya çalışmak, ona benzemek midir sorusu kitap boyunca dolaşır zihnimizde.
Babasının kaybolmasının ardından adına açılmış bir dava olduğunu öğrenir. Aslında bu davanın merkezinde babası da vardır. Burası bilinçli olarak gizemli tutulur. Çünkü açılan kapı, Arize’yı büyük sırlarla yüzleştirir. “Vay be” dedirten türden…
Babasının hayatını hiç tanımadan, onu bir başkasından öğrenmek… Arize’nın asıl kırılması da burada başlar.
Demir kimdir ve neden dava açmıştır?
Demir, Arize'yi hayata nasıl dahil etmiştir? Kelimelerin gücü mü yol açmıştır bu karşılaşmaya, yoksa bilinçli bir yönlendirme midir?
"Sebebi sensin" denir Arize'ye.
Ama gerçekten öyle midir?
Yoksa her şeyin merkezinde Demir mi vardır?
Ya da kitabın her yerine sinmiş o görünmez kişi... Poyraz mıydı Arize'yi yollara düşüren?
Her şey neden Arize'yi çıkıyordu?
Her şey neden onunla yeniden başlamıştı?
Bu soruyu sadece karakterler değil, okur da sorar. Çünkü Arize, başkalarının yarım bıraktığı yerden devam etmek zorunda kalan kişidir.
"Kim kimi tamamlayacaktı?"
"Senin birini tanıman gerekiyordu, benim de birinin beni tanıması..."
Sır tam da buradadır. Tamamlanmak, birine eklenmek değil; birinin seni gerçekten görmesiyle mümkündür. Arize, Araz'la birlikte yeni bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk hem kendini tanımak, hem Araz'ın kim olduğunu anlamak, hem de babasının geçmişiyle yüzleşmektir.
Kelimelerin gücünü burada keşfeder. Çünkü insan bazen kendi kelimelerini arar.
Peki biz... Kendi kelimelerimizi hiç aradık mı?
Kitap, her okurun kendi hayat hikâyesine göre sorgulayabileceği güçlü bir metin. Beni en çok da bu yüzden içine çekti.Bu kitap alıntılarla dolup tasan bir kitap.
Okurken sayfalardan çok not defterimin dolduğunu fark ettim. Durup durup altını çizdiğim, üzerine düşündüğüm cümleler vardı. Ama bunlar öyle sıradan alıntılar değildi. Kitabın verdiği alıntılar, geçtiği yerlerde zaten insanı hayata dair sorgulamaya itiyor. Okurken ister istemez dönüp kendi hayatına bakıyorsun. Süslü değil; hayatın en sert, en can yakan yerlerinden çıkmış cümlelerdi bunlar. Bazı sayfalarda içim sızladı, bazı yerlerde fark etmeden gülümsedim. Bu alıntılar hoşuma gitti çünkü kitap, okunmaktan çok çizilen, yazılan ve üzerine düşünülmesi gereken bir metne dönüşüyordu.