Hukuk fakültesinde öğrenci olduğum yıllarda Ceza Hukuku Genel Hükümler dersinde kıymetli hocam Prof. Dr. Güçlü Akyürek, "Hapis cezası deyip geçmeyin, hiç bir gününüzü cezaevinde geçirdiniz mi? Bırakın bir günü, bir saatinizi bile geçirmek istemezsiniz. Cezaevinin, hapis cezasının psikolojisi çok farklıdır. Hapis cezalarının sürelerini hafife almayın. Dışarıda geçirdiğiniz her saate şükredersiniz." şeklinde konuşmuştu ve üzerinden geçen onca yıla karşılık bu cümleleri hiç aklımdan çıkmaz. Hal böyleyken ölüm cezaları söz konusu olduğunda durumun ciddiyetini, hassasiyetini hocamın bu cümlelerini düşünerek değerlendiririm.
Türkiye'de 2004 yılından itibaren ölüm cezalarının tamamen mevzuattan kaldırılmış olmasına karşılık bir süredir yüksek sesle olmak üzere idam cezasının tekrar yürürlüğe girmesi konuşuluyor, halk tarafından talep ediliyor. Siyasi figürlerin bunu dile getirmesinin altında "caydırıcılık" unsurunun olduğu oldukça şüpheli. Ancak halkın talebi son zamanlarda iyice göze batan af yasaları ve işlenen suçların yaptırımsız kalması ile suç oranının çok hızlı biçimde yükselmesinden duyulan endişeye dayanıyor. Halkın idam cezasının getirileri kadar götürüleri konusunda etraflıca düşünmesini beklemek elbette mümkün değil. Söz konusu caydırıcılık ve ıslah etmek ise günümüz dünyasında bulunan çözümler ve ölüm cezalarının birkaç ülke hariç tüm dünyada kanuni düzenlemelerin dışında tutulması daha makul görünmekte. "Suçlunun cezalandırılması ve topluma geri kazandırılması" fikrine değinmek istemiyorum çünkü bunun üzerine konuşmak bu kitap özelinde konuyu gereksiz uzatmak olacaktır. Yine de belirtmek isterim ki yargıya siyasetin karıştığı Türkiye gibi ülkelerde idam cezasının kanunlarda yer bulması o ülkeleri korkunç bir uçuruma sürükleyecek, toplum psikolojisini darmadağın edecektir.
Victor Hugo, çok büyük bir sevgi ve hayranlık beslediğim sanatçılardan bir tanesi. Romantizm akımının öncüsü olan Hugo insanların duygularına hitap edebilmek konusunda müthiş bir usta. Sefiller (2 Cilt Takım)'i okuduğumda yaşadığım hislerin yoğunluğunu hala hatırlarım. Bu kitabında da usta yalnızca kitabın önsözünde (en az eserin kendisi kadar değerli bir önsöz, mutlaka dikkatle okunmalı) idam cezasına ilişkin fikirleriyle sizi etkisi altına almayı başarıyor. Adeta çırpınıyor Hugo, yalnızca bir insanın bile hayata tutunmasına vesile olabilirim düşüncesiyle yırtınıyor. Çünkü o giyotine bizzat şahit olmuş bir aydın kendisi. Onun döneminde insanlar için giyotin cezası yalnızca kesilen başların yuvarlanmasından ibaret. Halbuki yalnızca birkaç dakika insan düşünmeli: birkaç gün sonra öleceğini bilmek, hem de giyotin gibi vahşice bir yöntem ile öleceği günü beklemek, gün saymak, saat saymak, zamanı geldiğinde o giyotin sehpasına doğru adım adım yürümek nasıldır?
Kitaba gelen eleştirilerden bazıları Hugo'nun fazla hümanist olması üzerine ve bunu kısmen anlayabiliyorum. Bu kitap özelinde ben Hugo'nun yarattığı suçlu profilini azılı bir suçlu olarak görmüyorum. Bir başka deyişle, öyle suçlu tipi vardır ki iflah olması, psikolojik ve sosyolojik olarak toplumda yer edinmesi mümkün değildir. Böyle insanların dahi idam edilmesini desteklememekle birlikte, ölüm cezasının hüküm sürdüğü bir düzende bu suçluların idam cezasıyla yargılanmalarını anlamayı bir mantık çerçevesine sığdırabilirim. Kitapta yer alan karakter benim kafamda böyle bir suçlu profili oluşturmuyor. Hatasını bilen, kabul eden ve başına gelecek olanın farkında bir insan. Dolayısıyla yazar için fazla hümanist, mağdurun gözünden olaya bakamıyor düşüncesine katılamıyorum.
Yaklaşık 75 - 80 sayfalık bir olay örgüsünde muhteşem bir eser yaratmış Victor Hugo. Karakterin ilk günden son güne kadar yaşadığı süreci okuduğum her ortamda sonuna kadar hissettim. İlmek ilmek işlenmiş, vicdanınıza hükmeden bir başyapıt. Duygusal olarak hassas olan veya hassas bir dönemden geçen kişilerin okurken dikkat etmesiyle beraber herkesin bu kitabı okumasını tavsiye ederim.