Öncelikle, yoğunluğumun arasında bu kadar akıcı bir kitap okumayı beklemiyordum. Zaman zaman kendimi sorguladım, kitabı kapatıp düşündüm ve yaklaşık 130 yıl öncesinde yazılmış bir kitabın hâlâ bugüne ayna tutması beni çok etkiledi diyebilirim.
İçeriğinden bahsedecek olursak, kitap güzelliğiyle bilinen Dorian adındaki bir gencin dileğinin gerçekleşmesiyle başlıyor. Ressam arkadaşı Basil, bir portresini çiziyor ve Dorian, genç kalmayı, bu portrenin yaşlanmasını diliyor. Ancak Dorian’ın bu dileği gerçekleşse de onu içten içe öldürüyor. Kitabın başında her şeyin güzellik olduğunu savunan Dorian, kitabın sonunda bunun tam tersinin olduğunu kabullense de her şey için çok geç oluyor. Bir bakımdan kitabın yazıldığı dönemi (Victoria dönemi) ve yazarın savunduğu akımı göz önünde bulundurursak kitapta yüzeyel güzelliğin bu kadar üstünde durulmasına hak verebiliriz. Ancak ilgimi çeken bir başka şey, yazarın bir mektubunda söylediği şu sözler oldu, “Basil, benim sandığım kişidir. Lord Henry dünyanın beni sandığı kişidir. Dorian ise olmayı arzuladığım kişidir.”
Aslında bu sözleri okuduktan sonra her şey daha bir yerine oturuyor. Basil’in daha masum, kendi halinde ve daha doğrucu bir karakter olduğunu görüyoruz. Lord Henry ise daha umursamaz, hedonist bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Dorian ise yakışıklı. Sadece yakışıklı . Dorian, kitap boyunca Lord Henry’nin düşünceleriyle ilerliyor ve hatta bir bölümde onun söylediklerini mutlak doğru olarak kabul ettiğini okuyoruz. Kitabın sonlarında Basil’in ölümünün ardından Dorian’ın dağıldığını ve kendi vicdanını sorguladığına şahit oluyoruz. Aslında bir karakterin ölümünü değil yazarın iyi yanını öldürdüğüne şahit oluyoruz. Lord Henry’nin tüm övgülerine rağmen Dorian’ın içinin rahatlamadığını görüyoruz. Çünkü Dorian’ın portreden kendi değişimini izlemesi, yaptıklarını somutlaştırıp kendinden korkmasına neden oluyor. Gerçekten yaptığımız kötülüğün farkına varmamız için karşımıza canavar gibi çıkması mı gerekir?