·295 syf.····Okunma: 14 Ocak 2026 11:14 Ali Bektaş-Gün Yüzü
Yazardan okuduğum ilk kitabı oldu. Bu yüzden edebi kişiliği hakkında yorum yapmayı pek doğru bulmuyorum. Kitap bana pek hitap edecek türden değildi. Ana çerçeve aşk üzerinden çizilmiş, kenar çerçeveler ise ülkemizin olayları ile doldurulmuş. Açıkçası okurken yarısını rahat okudum ama geri kalan yarısı benim açımdan zor oldu, sarmadı diyebilirim. Zor bitirdim bu yüzden. Bunun sebebi türün bana hitap etmemesinden kaynaklı. Okuması akıcı, sade, kolay. Kitabı okurken defter kullanma ihtiyacı dahi hissetmedim. Okuduğum kitapların defter kullanma ihtiyacı hissettirmesi noktasında beklenti geliştirmemden ötürü sevemedim. İçinde sevdiğim yerler: Ankara’da yaşamış biri olarak gezilen, dahil olan yerlerde zihinsel olarak anılarıma doğru yolculuğa çıkardı beni. Özlem duyma ve giderme arasında bıraktı. Bunun dışında sosyal tespitlerini sevdim, güncel olaylara ya da geçmişten bu yana devam edip güncelliğini sürdüren tespitlere yer vermesine sevindim.
Teknolojinin getirdiği bencilliğe, biz insanların acılarını dahi sosyal medyada yaşadığı noktalara vurgu yapması güzeldi. Çalınan dikkat kitabında insanların sosyal medyanın egosu üzerinde ciddi düzeyde etkisi üzerine durulmuş. Medyada insanların aşağılanma ve yüceltilme arasında gitmesi üzerinde duruyor. Bu da kişinin egosunun tatminin günlük hayattan sanal hayata taşıdığını gösteriyor. Medyanın kendisi gibi olduk. İçerikler gibi içimiz çöp oldu. Bir videoda gülerken diğerinde ağlar. Bu duyguları da videolar gibi hayatımızdan kaydırır olduk. Kişilerde bu da vicdan, merhamet, duyarlılık artık ne denirse yerini yapmacık duygulara bıraktı. Bu yüzdendir diye düşünüyorum günümüzün duyarsızlığı ya da dijitale oturmuş vicdanı…
Ülkemizde hiçbir şey bedelsiz kalmıyor. Okuyan, hayatını eğitime adayan öğretmenlerin/diğer mesleklerin yaşamları boyunca sırf bir yerlere gelmek için heba olan yaşamına da değinmesi güzeldi. Burada aklıma hep Tanpınar’ın şu sözü gelir: “Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor.” Bu söz her şeyi açıklıyordur herhalde.
Ülkede yaşanan kazalara karşı medyanın kullanıcı gücünü, insanların ise sil baştan yaşayışlarına eleştirisi de güzeldi. Yazarı duyarlı buldum. İnsan nisyandan yani unutandan, bağ kurandan gelir. Evet hayatta kalmak için unutmak gerekir lakin unutmak ile duyarsızlaşmayı karıştırdık biz. Her olayı dün yaşıyor, dünde bırakıyor. Rafa kaldırıyoruz. Bu durumlara düşme nedenimiz sanırım hiçbir ders çıkarmadan yola devam etmemiz. Olaylar tekrarlandıkça da şikayetçi olmamız. Gariptir şikâyet ve duyarsızlık arasında gidip gelişlerimiz. Ahmet Kaya’nın “Bu ne yaman çelişki anne” dediği geliyor aklıma her seferinde.
Normalde aşk noktasına çok temas etmeyi düşünmüyordum ama değinilmesi gereken kısımlar var. Birilerinin birilerini unutmak için bir diğerini kullanması temelde bencillik ekseninde gelişiyor. Burada kişinin yapmaya çalıştığı şey kendi duygularını yaşayamaması. Çünkü yüzleşmek insana ağır gelir. Yüzleşmemek ise felakettir lakin kolay yolu seçmeye istekli insan yine yapacağını yapar. Burada da bu durumun nedeni bundan kaynaklı diye düşünüyorum.
Ayrıca kitap da bunu göstermiş. Kişiler birbirine uygun olmadığında (inanç, kültür vb.) uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Bu başlarda pek kişileri inandıkları ya da sandıkları aşk duygusunun esrimesinden kaynaklı olabilir. Sonrasında örtü kalkınca her şey açığa çıkıyor. Yazar kendisi de aşkı bir ambalaja benzetmiş. Göz alıcı ambalajı heyecanla eline alırsın, bilmezsin içinden ne çıkacağını. Şunu da fark ettim: Manipülasyon üzerinde okuduğum kitapta psikolog da belirtmişti. Kişinin bulunduğu yer ona ilişkinin konumunu, nasıl devam ettiğini veya edeceğini hissettirir. Hislere de kendi bencilliğimizdendir karşı gelemeyişimiz.
Şu alıntıyla bitireyim kitabı: “Başlarken her şarkı güzel, her şiir anlamlı, her yol kutsal…” belki de bazı kimseleri başlangıçta bırakıp yola devam etmek gerekir.
Duyarlılıkla, hakiki bağlarla, insanlıkla, kitapla kalın!