Sadece iki karakterin ve küçük bir odanın sınırlarında geçen bu roman, her sayfasıyla merak ve gerilimi katlayarak okuru içine çekiyor. Hikâyenin dar bir mekânda geçmesine rağmen tekdüzelikten eser yok. Stephen King’in anlatım gücü o kadar etkileyici ki, okurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsunuz.
Stephen King’in anlatım gücü gerçekten büyüleyici.
SPOILER
Anna, yazarın başına gelen en korkunç ama aynı zamanda en muhteşem şeydi. Eğer Paul onunla karşılaşmasaydı, yarış arabalarıyla ilgili yeni bir kitap yayınlayacaktı ve büyük ihtimalle başarısız olacaktı. Bu da onun yazarlık kariyerinin sonu anlamına gelebilirdi. Ama Anna, onu eski serisi Misery’i yeniden yazmaya zorladı. Başta yalnızca hayatta kalmak için kaleme sarıldı; fakat o karanlık odada yazdıkça, kendini yeniden romanın içinde buldu, hatta zamanla neredeyse kayboldu. Kitabı yazmak istememesinin sebebini ise sonunda kendine itiraf etti: Kendi yarattığı karakter, Misery, zamanla onun önüne geçmişti. Bir nevi roman kahramanını kıskanıyordu.
Ve Anna, onun hayatını cehenneme çevirdi… ama yazarlığını zirveye taşıdı.
Annie geldi…
İlham mıydı, delilik mi, ölüm mü, yaratım mı?
Hepsi aynı paketin içindeydi.
Annie onu mahvetti.
Ama aynı zamanda en iyi eserini de ondan çıkardı.
Kitaptaki uzuv kesme sahneleri son derece rahatsız edici olsa da, bu rahatsızlık gereksiz değil; tam tersine, anlatının gerilimini zirveye taşıyan, etkisi uzun süren sahnelerdi. Stephen King okuru yer yer mide bulandıracak kadar ileri götürse de bunu sırf şok etmek için değil, hikâyeye hizmet edecek şekilde yapıyor. O anlar, Paul’ün çaresizliğini ve Anna’nın sınır tanımazlığını iliklerine kadar hissettiriyor.
Tam bir “rahatsız edici ama kaçınılmaz” hissi veriyor,
Anna, arkasında sayısız ölüm bıraktığı halde hiçbir zaman yakalanmamış olmasıyla adeta fantastik bir figür gibi duruyor. Kesinlikle ruh hastası bir karakter, ancak zekâsı tartışılmaz. Onun bu kadar kurnaz ve soğukkanlı olması, korkutuculuğunu daha da artırıyor ve okurda sürekli bir gerginlik yaratıyor.
Ve işin en tatmin edici kısmı
— en azından benim için — Anna’nın ölmesi değildi. Asıl cezayı, Paul’ün yazdığı romanın sonunu asla öğrenememesiyle aldı.
Bana göre, bu onun için verilebilecek en büyük cezaydı.
Stephen King o noktada içimi öyle bir soğuttu ki… Resmen sayfayı kapattığımda derin bir "oh" çektim.