Georgi Gospodinov’un her ne kadar roman türünde raflarda yerini alsa da ruhuyla bir anı-roman olan eseri Bahçıvan ve Ölüm, okuru oldukça karanlık ve sarsıcı bir koridora davet ediyor. 2023’ün sonunda babasını kaybeden yazarın, bu kaybın hemen ardından sıcağı sıcağına kaleme aldığı metin; bir evladın babasının hastalığı ve ölümüyle imtihanını anlatıyor. Ancak bu anlatı, sadece bir veda değil, okuru kederin içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan bir keder sağanağı.
Eserin tüm yükü, neredeyse tek bir cümlenin trajik ağırlığı etrafında dönüyor: “Babam bir bahçıvandı, şimdi ise bahçe." (S.11). Gospodinov, kanser teşhisi konmuş, etrafına yük olmamak için muzip bir tavırla "Korkacak bir şey yok!" diyen babasının eriyişini izlerken, kendi deyimiyle tek başına bir "keder devriyesi" atıyor. Ancak yazarın bu devriyesi, bir noktadan sonra okur için duygusal bir ablukaya dönüşüyor.
Gospodinov’un kalemi her ne kadar samimi olsa da, esere dair en büyük eleştiri noktası tam da bu samimiyetin sınırlarında yatıyor. Yazar, kendi acısını aktarırken o kadar yoğun bir duygusal baskı kuruyor ki, okur bir noktadan sonra nefes alacak alan bulamıyor. Kendi acısı üzerinden kurduğu yoğun edebiyat, yas sürecini bir keşiften ziyade bir duygusal tahakküme dönüştürüyor.
Özellikle benzer travmaları henüz taze olan okurlar için bu kitap, bir teselli olmaktan çok, insanın üzerine çöken siyah bir bulut gibi. "Neden hiç kimse bize nasıl ölündüğünü öğretmez?" sorusuyla başlayan bu karanlık, metnin her satırına sirayet ediyor ve okuru kendi kederiyle boğuyor.
Gospodinov, hastane odalarındaki o soğuk dili şöyle tanımlıyor: "Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur." (S.32). Yazar, bu tip metaforlarla ölümü estetize etmeye çalışsa da, alt metindeki o saf ve ham acı, edebi estetiğin önüne geçerek okuru yoruyor. "Bir ölümü anlatmak, onu yaşamaktan daha kolay değil." (S.68) itirafı, yazarın yazma sürecindeki zorlanışını gösterse de, bu zorluk okura da aynı ağırlıkta, belki de gereğinden fazla yükleniyor.
Kitapta yer alan bazı aforizmalar, yasın felsefesini yapma çabasını da gözler önüne seriyor:
"Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?" (S.17)
"Kıyamet herkes için aynı anda kopmaz." (S.20)
"Yüreğinin nasıl yandığını söyleyebilenin ateşi azdır." (S.169)
Bu son alıntı, aslında kitabın paradoksunu da özetliyor. Gospodinov, ateşinin ne kadar büyük olduğunu o kadar çok ve o kadar "edebiyat yaparak" anlatıyor ki; okur, bu acının gerçekliğinden ziyade yazarın acıyı sunuş biçimindeki aşırılığa takılıp kalıyor.
Bahçıvan ve Ölüm, babasını kaybeden bir evladın sarsıcı dürüstlükteki vedası olsa da, edebi anlamda kederin içinde fazlaca "boğulmuş" bir eser. Yazılanlar boğazı düğüm düğüm etse de, bir okur olarak bu denli yoğun bir duygusal şiddete maruz kalmak, eserin edebi lezzetini kederin gölgesinde bırakıyor. Gospodinov, bir bahçıvanı bir bahçeye dönüştürürken, okuru da o bahçenin altında kalmış gibi hissettiriyor.
__
Bahçıvan ve Ölüm