Anne Frank’ın hikâyesi, bir ülkenin haritasında küçücük bir noktada başlıyor: Amsterdam. Prinsengracht 263 numaralı bir binanın arka tarafında, pencereleri karartılmış, sesi kısılmış bir hayatta. Saklanmak demek, görünmemek demekti; ama Anne, görünmezliğin içinden konuşmayı başardı.
Hollanda savaşın başında tarafsız kalmak istemişti. Birinci Dünya Savaşı’nda bunu başarmıştı; ikincisinde olmadı. 10 Mayıs 1940’ta Alman ordusu girdi, beş gün sonra ülke düştü. Rotterdam bombalandı, kraliçe ve hükümet İngiltere’ye kaçtı. Geriye, işgal altında yaşayan bir halk kaldı. Artık kurallar Almanya’dan geliyordu; kimlerin okula gideceği, kimlerin çalışabileceği, kimlerin görünür sayılacağı orada belirleniyordu.
Yahudi olmak, bir anda hayatın merkezine yerleşti. Kimlik kartlarına yazıldı, giysilere iliştirildi, sokakta taşınır hale geldi. Önce okullar kapandı, sonra işyerleri, sonra parklar, sinemalar, tramvaylar. İnsanlar yavaş yavaş silindi. Kimse bir gecede yok olmadı; adım adım, kural kural, yasak yasak yok edildiler.
Hollanda toplumu da tek bir renkten ibaret değildi. Bazıları işbirliği yaptı, bazıları sustu, bazıları yardım etti. Ama yardım edenler, saklayanlar, sahte kimlik düzenleyenler azdı. Yetmedi. Yaklaşık yüz kırk bin Yahudi’den geriye çok azı kaldı. Bu sayı, rakam gibi durur ama her biri bir ev, bir masa, bir çocuk demektir.
Anne Frank işte bu ortamda yazdı. Ne cephedeydi, ne siyasetin içindeydi. Bir çocuktu. Büyümeye çalışan, annesiyle tartışan, aşık olan, yazar olmayı hayal eden bir çocuk. Ama yanlış zamanda, yanlış kimlikle doğmuştu. Onun günlüğü, soykırımın kamplarda değil, önce hayatın içinden başladığını gösterir: okuldan atılarak, sokakta dışlanarak, saklanarak, fısıltıyla konuşarak.
Türkçede kitabı okurken bir de Can Yücel’in sesi eşlik ediyor Anne’e. Bu çeviri birebir, akademik bir sadakatten çok, duygusal bir sadakate yaslanıyor. Can Yücel yer yer metni şiirselleştiriyor, bazen Anne’in genç kız dilini biraz büyütüp, olgunlaştırıyor. Böylece metin daha akıcı, daha “edebi” olmuş; ama bazen de Anne’in ham, çatallı, toy sesi yumuşatmış. Okur olarak bir an durup şunu hissediyorsun: Burada konuşan sadece Anne değil, biraz da Can Yücel Can Yücel’dir.
Bu bir kusur mu? Kime göre neye göre. Eğer metni tarihsel bir belge gibi okumak istiyorsanız, bu serbestlik rahatsız edebilir. Ama metni bir edebiyat metni gibi, bir insan sesi gibi okumak istiyorsanız, çeviri çok güçlü. Anne’in acısı, umudu, öfkesi Türkçede canlı kalmış; hatta bazen daha vurucu hale gelmiş.
Anne Frank’ın günlüğü edebi olarak kusursuz bir roman değil muhakkak. Tekrarlar var, duygusal dalgalanmalar bazen metni ağırlaştırmış. Ergenliğin iniş çıkışları satırlara yansımış. Ama belki de gücü tam burada yatıyor: Parlak bir kurgu değil, çıplak bir insan sesi okuyoruz. Yazarlık tekniğinden çok, yaşama tutunma çabası var.
Bir de kitabın sonunu bilerek okuyoruz. Bu, okur üzerinde kaçınılmaz bir duygusal baskı yaratır. Bazı anlarda, metin kendi gücüyle değil, sonunun bilgisiyle ağlatıyor insanı. Bu da eleştirilebilir; ama yine de, bunu metnin değil tarihin acımasızlığı yapıyor.
Anne Frank’ı okurken sadece bir çocuğu değil, bir toplumun aynasını da okuyoruz. Büyük kötülüklerin büyük çığlıklarla değil, küçük kabullerle geldiğini görüyoruz. Bir gün birine “girme”, ertesi gün “oturma”, sonra “yaşama” denir. Ve birileri hep buna alışır.
Amsterdam’daki o dar odada yazılan cümleler, sadece bir kız çocuğunun duyguları değil.Bir çağın utancını, korkusunu, suskunluğunu da taşıyor.
Ben bu kitabı tavsiye ediyorum. Çünkü edebi olarak mükemmel olduğu için değil; insan kalmanın ne demek olduğunu hatırlattığı için. Çünkü savaşın cephede değil, mutfakta, yatakta, defter arasında yaşandığını gösterdiği için. Ve çünkü bütün olanlara rağmen, bir çocuğun hâlâ şuna inanabildiğini gördüğümüz için: İnsanlar, içten içe, iyi olabilir.