Can Yücel

Can Yücel

YazarÇevirmen
8.0/10
2.774 Kişi
·
10,4bin
Okunma
·
2.696
Beğeni
·
38,4bin
Gösterim
Adı:
Can Yücel
Unvan:
Türk şair
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Ağustos 1926
Ölüm:
Datça, Muğla, Türkiye, 12 Ağustos 1999
Kullandığı kaba ama samimi dil ile Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır. Can Yücel, 1926'da İstanbul'da doğdu. Millî Eğitim Eski Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur.

Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris'te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü.

1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu. Son yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.

Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında `Yenilikler`, `Beraber`, `Seçilmiş Hikayeler`, `Dost`, `Sosyal Adalet`, `Şiir Sanatı`, `Dönem`,`Ant`, `İmece` ve `Papirüs` adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları `Yeni Dergi`, ‘Birikim`, `Sanat Emeği`, `Yazko Edebiyat` ve `Yeni Düşün` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkûm oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı "Bir Siyasinin Şiirleri" adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla "Rengahenk" adlı kitabı toplatıldı.

1962'de İngiltere'deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.

Şiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip kovuşturmaya uğrayan Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır.

Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel'in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır.

Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. 'Küçük Kızım Su'ya', 'Güzel'e', 'Yeni Hasan'a Yolluk', 'Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.

Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına, Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına tam olarak bağlı kalmasa da son derece başarılıdır. Shakespeare'in ünlü 'to be or not to be' sözünü 'bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin' şeklinde Türkçeleştirmiştir. 1959'da ilk baskısı yayımlanan 'Her Boydan' adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir.
Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
Sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
Yüreğindeki duruluğa...
Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,
Hayatıma anlam veren mucizem ol...

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
Al demiş;
Yüreğim sana armağan...
Sarılmış ateşle su birbirlerine
Sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla su, buhar olmaya,
Ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
Yüreğindeki kederi de
Alıp gitmiş uzak diyarlara su...

Ateş kızmış, ateş yakmıs ormanları...
Aramış suyu diyarlar boyu,
Günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun,
Biraz kırgın, biraz hırçın.
Ve o an anlamış;
Aşkın bazen gitmek olduğunu,
Ama gitmenin yitirmek olmadığını....

Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.
İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan, su ateşten kaçar olmuş...
Ateşin yüreğini sadece su,
Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş...
104 syf.
·3 günde
Böyle kitapları seviyorum, 'Nasıl kitapları be insan?' dediğinizi duyar gibiyim :D Böyle işte, eleştiriyi esprili bir şekilde ifade eden, sarkastik ve her şeyden önce de mesaj verebilen kitapları..

Aslında kitap özünde pek çok eleştiriye sahip, sınıfsal ayrımların yarattığı kimlik bunalımlarından tutun da kadın - erkek ilişkilerinin toplum nazarındaki sıkıntılı bakışına kadar türlü problemlere esprili bir üslup ile kısa kısa değinmiş. Wilde oyunu yazarken muhtemelen eleştirdiği her kısımda ufak bir kahkahaka patlatmış olmalı..
Özellikle Algernon karakterinin hayatın tüm ciddiyetine karşın alaycı yaklaşımı bana Wilde'ı anımsattı.

''Evleneceğim tutarsa bir gün, evlendiğimi unutmak olacak ilk işim..'' (Syf. 4 / Algernon) Benim de :D

Her yazar kitabına kendini saklamaz mı aslında?

Konusuna gelirsek, 3 perdeden oluşan bu oyun, evlenmek isteyen Jack'in kendi olabilme mücadelesinden söz ediyor. Kendi olabilme derken özsel karakterinden söz etmiyor aslında, toplumun istediği kişi olabilme mücadelesinden bahsediyor. Kendi olduğunda toplumda bir yere sahip olmadığı gibi evlenmek istediği kadının gözünde de bir değeri kalmıyor haliyle.
Wilde oyununda, Jack karakterinin bebekken deri bir çanta içerisinde bırakıldığı bir tren istasyonundan, asil bir birey rolü takınarak, sevdiği kızla (Gwendolen) evlenebilmek için uydurduğu yalanların bir süre sonra doğru olmasının tesadüfiliğini anlatıyor..

Kitabın bu yanı da enteresandı, Jack yalan söyleyerek tasarladığı tüm şeylerin aslında doğru olduğunu fark ediyor. Açıkçası bu kısım bana biraz Türk filmi kıvamında geldi, ''Hayır evlenemezsiniz siz kardeşsiniz!'' / ''Ah şimdi fark ettik siz kardeş değilmişsiniz, hadi sonsuza kadar mutlu olun..'' gibi :D

Zengin sınıfın yersiz eğlenceleri eleştirilirken paranın önemi yine esprili bir dil ile yansıtılmış eserde. İnsanların birbirlerine çıkarları düşmediğinde iyi davranmadıkları, çıkarları olduğunda ise can ciğer kuzu sarmasına nasıl hızlıca dönüştükleri de göz önüne çıkarılmış elbette, Wilde cesur bir gözlemci.

''Bizler, farkındasınız elbet, bir idealler çağında yaşıyoruz.'' (Syf. 17) Bu eserin bir diğer ana karakteri Gwendolen'in repliği, eserde kadınların idealleri evlenmek olarak yansıtılmış, erkeklerin idealleri ise saygınlık-para-güç vs. Bu hem eleştirilmiş hem de yer yer olumlanmış gibi geldi bana.

''Bir de utanmadan kadın erkek eşitliğinden dem vururlar. İş fedakarlığa dayandı mı, biz, erkeklerin ayağına su bile dökemeyiz..'' (Syf. 78 / Gwendolen) Ayağına su dökememek güzel bir ince espri.. Ah Wilde laf çarpmasını iyi biliyor.

Ve son olarak bir Lady Bracknell var ki Wilde onun ağzından hem eğitime, hem sınıfsal statüye çıkarma yapmış resmen. İngiliz eğitim sistemini eleştirirken Almanların şüpheciliğinin onları kesin bilgilere ulaşmakta ne kadar gerilettiğine de değinmiş.

Ve tabii evlilik için konulan kuralların (yaş, gelir, aile durumu, meslek vs.) para söz konusu olunca esnetilebileceğine de dem vurmuş. Örneğin bir kadının o çağda parası yoksa 18 yaşında da olsa paralı bir adamla evlenmesi şart iken, parası olan kadının 35 yaşında da gayet 'çekici' olabileceği söylenerek bir imada bulunulmuş.

(Ben= 35 yaşımda zengin olmayı planlıyorum..)
(Hayat = Hala çok cahilsin tatlım :D)

Para her şeyi satın alabilir, insanları şaklaban ve kukla yapan paradır, ne yazık ki para karşısında karakterini bırakmayan insan öyle bir hayaldir ki bunun kitapta bir karakteri bile yansıtılamamış.. Belki de para insanlığın henüz bilgeliğe ulaşamadığına dair cahil kalmış bir yanıdır..

Son olarak cehalete dair güzel bir replik ile bitirmek istiyorum, umarım cehaletimiz yaşamımız son bulmadan solar..

''..İnsanın anadan doğma cehaletine dokunulması taraftarı değilim. Öyle acayip, öyle nazik bir çiçektir ki cehalet, el sürmeye görün, solar hemen..'' (Syf. 21 / Lady Bracknell)

Not: Şu sıkıntılı günlerde ufak bir gülümseme molası için güzel bir kitap, keyifli okumalar.. :)
284 syf.
·13 günde·Puan vermedi
40’lı yıllarda cereyan eden Nazi zulmü, Yahudi olan Anne Frank ve ailesinin de tasfiyesini gerektirir. 1942 yılında Hollanda’ya yerleşen aile, iki yıl boyunca gizli bölme kampında dehşetin ve korkunun doruklara ulaştığı bir zamanda, savaşın yüzlerine güleceği tek haberi beklerler: Irkçılığın, vahşetin, ölümlerin, diktatörlüğün, nazizmin son gününü.

Meşum ortamlarda korkuyu iliklerinde hisseden insanların kaçış yolunun sadece ölümden geçtiğine inanabiliriz. İkinci Dünya Savaşı arşivleri bunun apaçık göstergesi olmakla birlikte dönemi konu alan filmler ve belgeseller de bunun apaçık örneği niteliğinde. Korkunun insana neler yaptırabileceğinin sınırsızlığını düşünmek mümkündür. Sarsıcı bir depremde korkudan kıpırdamakta güçlük çekenlerden, bir köpeğin kovalamasıyla can havliyle birkaç saniyeliğine bolt’luğa soyunanlardan tutarak, zorunluluğun veyahut ‘olmazsa olmaz’ın getirdiği şeyleri hayat pahası olarak bellemişizdir çoğu zaman. Acelenin kısa süreliğine getirdiği enerji patlamaları hayatın güzel anlarına nüksettiği zaman bir şeyin gerçek değerini daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Oyalanmanın çok kez meşgale edinildiği, tembelliğin ve vakit öldürmenin zirve olduğu şu günlerde bir şeylere ciddiyetle sarılıp, sahtelikten ve kitleden uzak, yalnızca kendisi olmayı şiar edinmiş birilerinin var olduğunu bilmek bile yeter geliyor insana… Gündemin önümüze sunduğu ve hepimizin takip etmek zorunda hissettiği, aptalca gündem dizinlerinin dayattırdığı günleri yaşadıkça, hayatın çarçabuk aktığını, 5 günün birkaç saat, 1 günü bilmem kaç dakika olarak yaşanılmasının o korkunç gerçeğine varınca, şehrin kalabalık gümbürtüsünden, nefes almak yerine her gün bir miktar ömür bırakılan bir yerden uzaklaşma ihtiyacı hiç olmadığı kadar önemli bir ihtiyaç haline gelmiş oluyor, yalnızca biraz nefes alabilmek için…

Sarsıcı etkilerin en büyüğünün savaş olduğu kuşkusuz… Kayıpların insan ruhunda açtığı yaralar, psikolojik felce uğrayan bireylerin intiharları, ekonomik bunalımlar, açlık, ölüm makinelerden daha değersiz hale gelen insanlar, işsizlik ve en önemlisi düşünmeyi ve sorgulamayı YASAKLAYAN sistemler… 21. Yüzyılda doğmaktan memnun musunuz diye bir anket yapılsa, büyük çoğunluk olumsuz yanıt verirdi belki de bu soruya. Yaşadığı çağdan hiçbir zaman memnun olmayan insanoğlunun 30 yıl sonra ‘o eski günler’den özlemle söz ederek bugünleri gösterdiği zaman, alışılagelen bu yakınmanın tüm zamanlara ait olduğunu şaşırarak belleriz. Dünya savaşlarını, seferberlikleri, işgalleri, ölü bedenleri, zamanın getirisi olan fakirliği ve cehaleti, bir yabancının kendi toprağındaki işgalini yaşamayı kaldıramayacak olanların yaşadığı bu çağ, kendi dertlerini yaratan insanların, onların tercihi olmadan sürüklenen savaşları; milyonların ölü bedenleri görülüyorsa ve bugünlerden dem vuruluyorsa tozpembeliğin içinde yuvarlanmayı söylememizle haksızlık etmiş olmayız. Güzel hayat. Ta ki savaş çığırtkanları tarafından hazırlanan yeni bir felakete kadar…

İnsan, kendi amacının kölesi olduğu anları hissettiğinde, bunu dile getirme, cümlelere dökme ihtiyacı hisseder. Bu cümleler hiçbir yere götürmeyen, denetimden uzak, kısa kısa, iddiasız ve saçma olsa bile. Anne’ın, -eğer hayali değilse- kendi defterine yazdıkları da bu düşüncenin ürünü. İkinci Dünya Savaşı’nın sembollerinden olan, ya da daha doğrusu sembolü haline getirilen Anne Frank, günlüklerini gizli bölme odasında tutarak, içindeki gizi, hüznü ve çığlığı, 13 yaşında bir çocuktan beklenilmeyecek cümle ve kelime zenginliğiyle; babası, annesi ve kardeşine duyduğu nefret ile, aile içinde geçen diyalogları da günlüğüne geçirecektir.

Buram buram umutsuzluk kokan bir havada, hayat dolu olabilmenin ağırlığı zordur elbet, kenara itilmenin psikolojik getirisini aşıp bir şeylere sevgiyle yaklaşabilmek insanın kendine kabul ettirmesi en zor şeylerden biridir dünyada, sanıyorum ki. Yüreği yaşından büyük olan Anne’ın yetişkin edasındaki cümleleri, Küçük Prensvari etkisi ile gerçeğin içine çeken niteliği olduğu kuşkusuz… Küçük bir çocuğun dudaklarından dökülen kimi sözlerin saf doğruluğu çok kez söylenir. at gözlüğünü ve ön yargılarını aşan birinin 13 yaşındaki bir çocuktan bile öğrenebilecek bir şeyleri muhakkak vardır. İçten pazarlıksız olabilmeyi, saf sevgiyi mercek altına almak için bir çocuğu gözlemlemekten daha doğru bir şey olmazdı sanırım…

“Edebiyat alanındaki denemelerinizin sizi ileriye götüreceği, kendinizi ve dünyayı daha iyi tanımanıza katkı yapacağı, yaşantı gücünüzü artıracağı, bilincinizi bileyip keskinleştireceği duygusunu içinizde taşıdığınız süre, izlediğiniz yolda sürdürün yürümenizi. Sonunda bir yazar olur musunuz bilemem ama, bunun sizi seçkin, uyanık, gözleri ışıl ışıl parıldayan biri yapacağını söyleyebilirim.” H. Hesse

Kelime zenginliğinin şişirilmesi ve Yahudi ırkı üzerine yazılmış birkaç metin, bunları bir çocuk yazamaz artık! dedirtti ve kitabı bitirdiğimde bir düşünce uyandırdı:
Metinlerin yeniden yazılmış olabileceği.



Bunu söylemenin net bir kanıtı olamaz fakat abartılan bazı cümleleri es geçmeyen herkes bu durumu fark edebilir. “ki”li, “ama”lı üslup olduğu gibi geçerken, olayları trajikleştirme, Yahudiler hakkında yazarın boyunu aşan birtakım cümleler oldukça yapay, yeniden ele alınmış bir kitabı okuduğum şüphesini uyandırdı. “Kim bilir belki de dünya, insanlığın iyiliğin ne demek olduğunu dinimizden öğrenecek; onun içindir ki şimdi sıkıntılara katlanmasını bilmeliyiz. Hiçbir zaman Hollandalı ya da sırf İngiliz, yani belirli bir memleketin temsilcileri olamayız, biz ne olursa olsun Yahudi kalacağız, öyle de kalmak istiyoruz.” sf. 217- gibi orijinal metin olduğuna kendimi ikna edemediğim birçok cümleyle karşılaştım kitapta. Yahudilerin hikayesinin bir çocuk üzerinden ölümsüzleştirmek isteyen görünmez bir elin icat etmiş olabileceği gibi bir şey bu.

Defterin bir kısmının tükenmez kalemle yazıldığı ortaya çıkar fakat tükenmez kalemin piyasaya çıkışı savaştan 6 yıl sonradır. Daha etkileyici kılabilmek, bestseller olup okunabilmesi için parçaların eklenmesi uygun görülen; bir ırkın acındırılmasında ve bir ülkenin kuruluşuna giden kilometre taşının propaganda aracı olabilmişse bir kitap, değeri mutlaka sorgulanmalıdır.
132 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
"Bazen rüzgarın saçımı dağıtmasına, yağmurun yüzümü ıslatmasına, birilerinin kalbimi kırmasına izin veririm.
Sonra :
Saçımı toplarım.
Şemsiyemi açarım.
Kalbimi kapatırım.
Hepsi bu."

Can Yücel'in insan/doğa ilişkilerini konu alan "Sevgi Duvarı" kitabında dikkati çeker.
Bu kronolojik bilgiden sonra çok fazla şey söylemenin bir anlamı yok zaten.Aslında Can Yücel okumaya ilk başladığımda pek anlam veremediğim ve kafiye dizinini anlayamadığım oluyordu. Fakat daha sonradan Can Yücel'in Yazma adlı şiir kitabının yanında aldığım bir cd de Can Yücelin bizzat sesinden dinlerken onun şiirlerinin nasıl okunması gerektiğini öğrendim.Bu ve Can Yücelin tüm kitaplarını okurken mutlaka sesli okuyun. Cümlelerde ki noktalama işaretlerine uyarak ve biraz da düz yazı okuyormuşcasına okunduğunda anlamı iyice meydana çıkıyor. Tadından yenmiyecek havaya giriyor :)
108 syf.
·1 günde·6/10 puan
Yazar Can Yücel, şiirlerinde ve yazılarında kullandığı argo kelimelerle tanınıyor diyebilirim. Kitaplıkta göz gezdirirken bi bakayım diyip, bir şiirde ne kadar argo kullanılır ki diye düşünüp okudum.

Şiirin, insanı romandan çok daha fazla etkileyebileceğine inanıyorum. Romanda yüzlerce sayfa kullanılarak hissettirilmeye çalışılan duyguyu, şiirler sayesinde iki dizede bile hissedebiliyoruz. Bu da şiirin ne kadar güçlü olduğunu kanıtlıyor.

Şiirde argo kullanılması bana çok saçma geliyor. Sadece şiirde de değil, hayatın herhangi bir yerinde. Argo kullanmadan kendini ifade etmenin birçok yolu varken, neden kendimizi bazı kişilerin oluşturduğu saçma söz gruplarına mahkûm bırakıyoruz ki?

Şiir edebiyatın hem göz, hem de kulak yoluyla icra edildiği bir yazı türüdür. İçinde argo barınan bir şiir edebi açıdan yetersiz, yoksundur. Yüzlerce betimleme şekli varken arasından en kaba olanını seçmek basitliktir.

Can Yücel’in kaleminin argo dışında güzel olduğunu söyleyebilirim. Ama bir yerde yanlış bir şey varsa eleştiriler ve dikkat çeken nokta daima bu olur.

Kitabın içerisinde Yücel’in el yazısı şeklinde dizeleri de bulunuyor. Bu kitaba ayrı bir güzellik katmış. Keşke hepsi el yazısından oluşsa şiir kitaplarının.
284 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Anne Frank, sadece ailesinin mensup olduğu din yüzünden tanıklık ettiği savaşı kendi cümleleri ile günlük tarzında not alıp, bizlere ulaştırmayı başarmış... Oysa günlüğüne yazdıklarını kimsenin okumayacağından o kadar emindi ki...

On üç yaşındaki, Anne Frank, 1942 yılında çıkan savaşta ailesi ve dört farkli kişi ile birlikte kaldiğı Arka Ev diye isimlendirdiği bu küçücük alanda üç yıl geçirip; diğer herkesten daha güçlü bir psikolojiye sahip olduğunu bilmese de kendini yalnız, sevgisiz ve anlaşılmayan olarak özetleyerek, günlüğüne bakış açısını yalın bir şekilde yazmaya çalışmış. O çok iyi tanıdığını zannettiği ailesini aslında ne kadar az tanıdığını ve onlardan ne kadar uzak olduğunu defterine yazmakta sakınca görmemiş...

Her şeyleri kısıtlı ve tutsak hayatı yaşayan bu insanların direnme gücünün, korkularının, davranışlarının ne kadar kısa bir sürede bozulduğunu ve savaşın o kanlı, doymak bilmez ellerinin insan üzerindeki yıkıcı etkisine şahit olmak, okurken bile özgürlüğün kutsallığının her şeyden daha kıymetli olduğunu düşündürüyor...

Anne Frank on üç yaşında olmasına rağmen insanları gözlemlerken, kendi içindeki çelişkileri de keşfetmek için uğraşıyor...

Savaşın kanlı yüzünü bir çocuğun duygularıyla okumak inanın hiç kolay değildi...
284 syf.
Anne Frank ve ailesi Hitler'in getirdiği bir sürü yasağın ardından, kampa götürülme tehlikesine karşın başka bir aileyle başka bir binada saklanmaya başlarlar. Bu binanın gizli bölmesinde iki yıl kadar kalırlar ve bu süre içerisinde küçük Anne Frank, 'Kitty' ismini taktığı bir hatıra defterine "kâğıt sabırlıdır," diyerek ne yaşadıysa anlatır. Yıllar sonra bu defter bulunur ve kitap haline getirilir. Biz de Can Yücel'in çevirisiyle birlikte bu defteri okuruz...

Kitabın beni çok etkilemesinin en önemli sebebi tüm bunların gerçek olmasıydı. Anne Frank gerçekten 1944 yılında oradaydı ve bize her şeyi aktardı. Savaş zamanında yazılmış bir defter olabilir belki ama Anne Frank o şartların acımasızlığına karşın asla yaşama hevesini yitirmediği için umutlarla ve hayallerle dolu bir defter okutuyor bizlere. Yine de komutanların sokakta gördüğü her yahudiyi kurşuna dizmesini, annelerin evlatlarının okuldan dönmesini kaygıyla beklerken her an onların alınmış olabileceği düşüncesiyle tırnaklarını kemirmelerini okumak elbette kolay değildi.

Anne Frank defterinde yaşanan olayları aktarırken o yaşında savaş hakkındaki düşüncelerini de sunuyor defterine. Ve görüşlerinin hepsine de katıldım. Kitabın sonunda da, Anne Frank'in ve onun gibi nice masum küçüğün ne suçu vardı ki, diye düşünmeden edemedim.

Savaş kitapları insanın içini sıkar, bu nedenle de çok tercih edilen kitaplar değillerdir. Ama bunların gerçekten yaşandığını hatırlayınca insan bazı şeyleri dert etmeyi bırakıp elinde ne varsa onlarla yetinmeyi öğrenmeye başlıyor.
Anne Frank'in defteri umarım insanlığa güzel şeylerin siz isterseniz her zaman var olabileceğini bir kez daha hatırlatır.

"Gökyüzüne gözlerini korkusuzca kaldırabildiğin, içinin temiz olduğuna inandığın sürece mutluluk yitirilmiş değildir."

"...yolumu bulacağım, gözümün yaşını silip her şeye dayanacağım."
112 syf.
Can Yücel. Acaba bu ismi duymayanınız kalmış mıdır? Sanmam. Hatta bir kitabını görecek olsanız içinden bir şiir okumadan geçemeyenleriniz de vardır. Evet, eminim ki böyleleriniz de vardır. Ki, ben de onlardan birisiyim. Mükemmel dediğim birçok şiirini okudum, yine de bir kitabını görüp de içinden bir şiir okumadan geçmedim. Satıcının gizlice bana baktığını farketsem de o şiiri yarım bırakmadan okudum hem de.

Ama gelgelelim ki şu kitaba... Ne diyeceğimi bilemiyorum. Bir Can Yücel göremedim bu kitapta. Belki de hayatımda okuduğum en kötü şiir kitaplarından biriydi. Çoğu şiirinde ne anlatmak istediğini anlamadım ve dolayısıyla hissedemedim de. Bir yerden tutmak istedim ama başaramadım. Ya benim şiir bilgim çok sınırlı ya da... Bilemiyorum. Neden böyle olduğunu ben de anlayamadım. Belki de yanlış zamanda okumuşumdur ve bir dahaki sefere okuyacak olursam beğendiğim şiir sayısı bir elin parmaklarını geçebilir. Fakat bu ilk okuyuşumda kitabın beni boğduğunu söylemek durumundayım. İyi okumalar...


Akşamdan kalma İstanbul
Öyle güzel bir akşamdan kalma ki
Sen de orada kal diyor şeytan
Bitmesin diye bitmiş olan bu akşam
178 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Ahenktir şiir; yazan ile okuyan arasında. Yaşam ile yaşanmışlık arasında yüreğe dokunan tatlı bir ezgidir.

“Yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim,
Neylersin ki bu damda bu dem
Ayaklarımla uyaklarımda zincir,
Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim,
Oysa methetmek gibi olmasın kendimi ama
Yaşamım benim en güzel şiirim.”

Başka türlü bir şeydir şiir. Aklına, gönlüne yazılır o dizeler. Hiç olmadık yerde gelir aklına, yapışır yakana.

“Başka türlü bir şey benim istediğim
Ne ağaca benzer, ne de buluta
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz,
Havası ayrı hava”

Tuhaf bir yakarıştır şiir. Derdini sade insana değil, kurda kuşa söyleyen.

“Bana bir gömlek biç terzi kuşu
Göğün dellenmiş bir köyünden
Keçileri koyvermiş bir çoban
Yağmuru raporlu bir bulut”

Aydınlık bir penceredir şiir. Yaşamın her köşesine özenle açılan.
HAYATIN ÖZETİDİR

“Karşıda bir ütücü dükkânı var
İçerde tıpkı sana benzer bir kız
Ama nasıl hamarat eline çabuk
Öyle özene bezene
Dünyayı düzeltirmişçesine
Susuzlara su ekmeksizlere ekmek
Umutsuzlara umut verirmişçesine
Zengin çamaşırları ütülüyor”

CESUR BİR SESTİR ŞAİR, diyeceğini eğilip bükülmeden söyleyen, içimizdekini rengârenk haykıran.

Bir alay şiir geçti önümden; her bir dizesine ayrı selam durulurdu. Bir Can Baba geçti bu dünyadan; o olmasa hislerimize kim tercüman olurdu?

Yazarın biyografisi

Adı:
Can Yücel
Unvan:
Türk şair
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 21 Ağustos 1926
Ölüm:
Datça, Muğla, Türkiye, 12 Ağustos 1999
Kullandığı kaba ama samimi dil ile Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır. Can Yücel, 1926'da İstanbul'da doğdu. Millî Eğitim Eski Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur.

Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris'te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü.

1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu. Son yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.

Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında `Yenilikler`, `Beraber`, `Seçilmiş Hikayeler`, `Dost`, `Sosyal Adalet`, `Şiir Sanatı`, `Dönem`,`Ant`, `İmece` ve `Papirüs` adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları `Yeni Dergi`, ‘Birikim`, `Sanat Emeği`, `Yazko Edebiyat` ve `Yeni Düşün` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkûm oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı "Bir Siyasinin Şiirleri" adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla "Rengahenk" adlı kitabı toplatıldı.

1962'de İngiltere'deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.

Şiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip kovuşturmaya uğrayan Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır.

Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel'in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır.

Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. 'Küçük Kızım Su'ya', 'Güzel'e', 'Yeni Hasan'a Yolluk', 'Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.

Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına, Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına tam olarak bağlı kalmasa da son derece başarılıdır. Shakespeare'in ünlü 'to be or not to be' sözünü 'bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin' şeklinde Türkçeleştirmiştir. 1959'da ilk baskısı yayımlanan 'Her Boydan' adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 2.696 okur beğendi.
  • 10,4bin okur okudu.
  • 213 okur okuyor.
  • 4.533 okur okuyacak.
  • 125 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları