Ebubekir Hazım Tepeyran’ın 1910 yılında yazdığı “Küçük Paşa” romanı ile birlikteyiz. Bu roman üzerinden, 19.yüzyıl sonunda Osmanlı’da, köyler ne durumdaydı, köylüler ne durumdaydı, onu konuşmak istiyorum.
Şöyle bir hatırlarsak; 3 İstanbul romanında 1876-1909 Abdülhamid dönemini, 2.Meşrutiyet dönemini, ardından İttihat ve Terakki hükümeti dönemini,, siyasi olarak, çok net görmüştük. Ancak bu gözlemlerimiz İstanbul civarında veya savaşların olduğu alanlarda sınırlı kalmıştı. Bu dönemlerde Osmanlı’nın köylerinde hayat nasıl? Merkezi otorite köylere ne şekilde etki ediyor? Bunu görememiştik. Şimdi Ebubekir Hazım Tepeyran ile bunu görüyoruz.
Kendisi de bir meşrutiyet yanlısı olan yazarımız, Osmanlı 20.yüzyıla geçerken, 1908’de Meşrutiyet de ilan edilmişken, köylüler için, topraklar için, Anadolu için ne yapılabilir, “yeni meclis, yeni hükümet neler yapmalıdır” bunları da anlatmak istiyor. Yani kitapta durum nedir? Çözüm nedir şeklinde gayet açık önerileri de var.
Ebubekir Hazım, 1864 Niğde doğumlu, doğduğu yer Niğde Tepeviran, Tepeviran, Tepeviran, olmuş sana Tepeyran. Soy ismini bu şekilde seçmiş. Babasının devlet görevi sebebiyle çocukluğunda Isparta ve Antalya’da bulunmuş, daha sonra Niğde’ye geri dönüp katip olarak eğitimini tamamlıyor, o sırada 18 yaşlarında. Konya Valisi bir gün Niğde’yi ziyaret ettiğinde Ebubekir’in babasının evinde kalıyor. Ebubekir’i, konuşmasını, yazdıklarını çok beğeniyor ve yanında katiplik hatta gazete yazarlığı yaptırmak için Konya’ya götürüyor. 3 yıl sonra Kastamonu Valisi ricayla kendi yanına aldırıyor Ebubekir’i. Vali yardımcısı olarak,,, orada da 6 yıl,, mektupçuluk, yardımcılık, gazete işleri, mektepte hocalık,, ne lazımsa yapıyor. Çok çalışkanlığıyla meşhur zaten. Valinin görevi Edirne’ye çıkıyor. Ebubekir’i de yanında götürüyor. Bir 3 yıl da orada,, başarıyla çalışınca Dedeağaç’a yönetici olarak atanıyor. Buradan sonra, nerde lazımsa oraya vali yapmışlar. Doğusundan, batısından, karadenizden, iç anadoludan… Memleketin her bir karış toprağında yöneticilik yapmış. Daha önce bu kadar her yerde yönetici sıfatıyla bulunmuş bir adam görmemiştim. İnanılmaz gerçekten... Memleketin hep sefasını da sürmemiş, cefasını da çekmiş biri. 2 kez jurnal edilip görevden atılmış, Kuvay-i milliyeyi koruduğu için hapis yatmış. 8 ay sonra hapisten çıkınca, desteklemek için Ankara’ya kadar gitmiş. Niğde Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapmış biri. 1947 yılında da 89 yaşında vefat etmiş.
Gördüğümüz gibi, o yıllarda memleketi A’dan Z’ye bu adamdan daha iyi tanıyan kimse yok. Peki bu “köylünün hali” romanı neden 1910 yılında yazıldı. Köylü çook eskiden beri darda. Bunu konuşacağız. Ebubekir neden 1910 yılında yazdı. Bunun da cevabı, yazdığı yazıların üst başlığında gizli. 1908 2.Meşrutiyet’e kadar yazdığı yazıların hepsine “Eski Şeyler” diyor. Öncekinin olaylarını, öncekinin sitemlerini yazmıştı. 1908’den sonra yazdıklarını ise “Yeni Şeyler” başlığında yazıyor. Artık eski olaylar, sitemler, eleştiriler geride kaldı. Yeni Şeyler’de,, durumu belirtmek ve çözümü anlatmak, hemen çözümü uygulamaya sokmak gerekli demek istiyor. “Küçük Paşa” da yeni şeylerden biri.
Geçelim Küçük Paşa kitabına, İstanbul’da varlıklı bir paşanın torunu için sütanne aranıyor. Konakta çalışan birinin memleketlisi var. Ali adında bir asker. O da askerlik görevi için İstanbul’da. Köy kadınlarından daha iyi, daha sağlıklı süt çıkar diye düşündüklerinden. Ali’nin yeni doğum yapmış karısını konağa çağırıyorlar. Bu kadının yeni doğmuş çocuğu Salih de, onunla birlikte konağa geliyor. Paşa torunu tabii, Salih’ten daha kıymetli. Memeyi önce paşa torununa, artarsa Salih’e vereceksin diyorlar. Salih inek sütüyle büyüyor. Anasına da konakta iyi muamele edildiği için ne derlerse kabul ediyor zaten. Paşa’nın yeni ve genç eşi Naime hanımdan çocuğu olmadığı için, Paşa biraz da evlat hasretiyle, Salih’i pek seviyor ve onu bir nevi evlatlığına alıp sahipleniyor. Böyle olunca Salih’in kıymeti birden artıyor ve ahali Salih’e “Küçük Paşa” diye seslenmeye ve hürmet etmeye başlıyor. Süt annelik görevi bitince anası köye gönderilse bile Salih konakta kalmaya devam ediyor. Annesi köye gönderilince,, konaktan biriyle aşna fişna etti diye adı bile çıkarılıyor. Boşanıp köyden yaşlı bir adamla evlenmek zorunda kalıyor. Hatta mektup yazıyor. Hepsi iftiradır, sakın Salih’e “orospu çocuğu” demeyin diye. Bu cümleyi kurmama şaşırdınız değil mi? Kitapta okurken ben de öyle şaşırmıştım Tabii Küçük Paşa Salih,, bu olayları bilmiyor. Taa ki 7-8 sene sonra Paşa vefat edene kadar. Paşa’nın vefatıyla, yeni karısı Salih’e kafayı takıyor. Ona her baktığında kısırlığı, çocuksuzluğu aklına geldiğinden, bir an evvel evden yollanmasını istiyor. Ve 8 yıl, annesini neredeyse hiç görmeden, konaklarda paşa diye büyütülen, köy nedir bilmeyen, hatta köyü, dağların bayırların hayvanların ırmakların olduğu güzel bir şey sanan Salih, savaştan dönen 2 hasta askere emanet edilip köyüne geri gönderiliyor. Salih köye gidiyor ama anası başkasıyla evlenmiş, babası başkasıyla evlenmiş. Anasının yeni kocası hiç kabul etmiyor da yine babası alıyor Salih’i yanına. Ama babasının evinde de 1 lira para yok. Açlık sefalet diz boyu. Üvey ana elinde babasının korumasıyla zor duruyor. Hatta ilk başta üvey anası İstanbul’dan paşa olarak geliyor denildiğinde çok sevinip bağrına basmıştı da sonra kovulduğunu, sandığında değerli hiçbir şey olmadığını görünce, faydayı bırak zararı, bakılacak bir boğazı daha olduğunu anlayınca iyice gaddarlaşmıştı. Kendisini az çok koruyan babası da askere alınıp gidenin gelmediği Yemen’e gönderilince Salih, kışın soğuğun yıkıp geçtiği, açlığın vurduğu, üvey ananın nefret edip dövdüğü köyde, yalnız başına kalıyor. Üstüne askerlerden kaptığı hastalık iyice şiddetlenince öksüre öksüre uyuyamadığı bir kış günü, üvey anası tarafından, diğerlerini uyandırdığı için evden kovuluyor. Ahıra yatmaya giderken, köye inmiş aç kurtlar tarafından parçalanıp, öldürülüyor.
Aslında tam da o sıralarda, İstanbul’daki paşanın karısı, paşayı rüyasında görüyor. Rüya’da “Salih’i neden bıraktın” diyor paşa ona. Bu rüya tıpkı bir gerçek gibi sürekli önüne çıkıyor kadının ve sonunda delirecek gibi olup Salih’i buraya getirin diye yataklara düşüyor. Köye hemen haber veriliyor ama 3 gün sonra köyden bir mektup….
“Adı geçen çocuğun üç gün önce köyde kurtlar tarafından öldürülüp yenmiş olduğu bildirilmiştir.”
Sonu mutlu bitmiyor. Sonu bir felaketle bitiyor. Sonu mutlu bitseydi,, Salih’i İstanbul’a götürselerdi, belki okuyanlarda bi iç rahatlığı oluşurdu. Halbuki Ebubekir Efendi, bunun tam tersini istiyor. Okuyan, kitabın sonundan rahatsız olsun istiyor. Salih öldü, Salih’i kurtlar parçaladı. Salih’e yetişemediler geç kaldılar. Siz geç kalmayın. Siz nice Salih’leri kurtarmak için, geç kalmayın demek istiyor.
Bu kadar köylü sorunlarıyla ilgilendiği halde köylülerin neredeyse hepsi gaddar gibi, kötü gibi, çok bencil gibi anlatılıyor kitapta. Bu aslında çok yanlış da değil. Hani bir şiir de vardı. Köylüleri neden öldürmeliyiz, epey tartışıldı. Ondaki mantık da bu şekilde. Evet gerçekten de Anadolu’daki köylülerden, birbirlerine gaddarca, namussuzca, bencilce davrananlar, kurnazlık yapmaya çalışanlar o kadar fazla ki. Yine de bunun suçlusu onlar değil. Kitapta da köylülerin ahlak dışı davranışlarını okurken,, yargılamak gelebilir insanın içinden ama Marx tam da bunu anlatan bir eleştiri yapıyor zamanında; Ekonomik ve maddi olarak özgür olmayan bireyleri, sanki özgürlermiş gibi ahlaken yargılamak ideolojik bir yanılgıdır. Burada bir hayatta kalma içgüdüsü söz konusu, Küçük Paşa, İstanbul’daki zenginliğin kapısını açacak sandığında nasıl sevinmiş, sevmişti onu üvey anası Hacca. Ama sonra hiçbir şeyi olmadığını, tersine hem ekonomik yük, hem evin maddi-manevi sağlayıcısı olan Ali’nin kaynaklarına,, bir ortak olduğunu anlayınca, nefret etmeye başlamıştı. (Sayfa : 80…)
Cenkerle incelediğimiz ilk köy romanımız olan Karabibik’te de görmüştük. Köyde toprak sahibi olmayan köylülerin doğru düzgün beslenmesi mümkün değil. Bulgur pilavı ile ekmek yiyorlardı şanslılarsa. Bu kitapta da yılda bir çuval çuval kuru yufka yapıyorlar. Suyla ıslatıp ıslatıp yiyorlar… Bırak köylüleri,, köylünün hayvanları bile düzgün beslenemiyor ki. Senenin 8 ayı ahırda ışık görmeyen, düzgün beslenemeyen Anadolu’daki büyükbaşların cinsi bozuldu. Küçücük kaldı. Uzaktan görenler inek dese inek değil, koyun dese koyun değil ortada bi şey derler, diyor yazar….
Köylünün doğru düzgün eğitim alması da mümkün değil. Tanzimat’a kadar köyde devlet adına yalnızca imamlar var. O da köy içinde babadan oğula geçen bir sistem. Ne bildikleri ne anlattıkları meçhul. Paşa, soruyordu Salih’in annesine; din-iman diyorsun da, bunları biliyor musun? Allah’ı nasıl bilirsin diye? – Kadın, iyi bilirim de hiç görmedim diyordu. Peygamberi soruyordu – Allah’ın torunu diyordu. Hz. Adem’e de babası diyordu. Bilgiler de böyle yani. Nüfusun en az %15’i tedavi edilebilir zührevi hastalıklardan çürüyor diyor. Sağlık, yatırım, toprak, destek hiçbir şey yok devletten gelen. Ama giden çok şey var. Devlet’i zorla vergi alan, zorla askere götüren bi şey olarak biliyorlar. Padişah’ı da devletin altın kafeste oturan büyük oğlu. Neyse ki bunları doğru biliyorlarmış :Ddd Şaka bir yana bunu Ebubekir Hazım sitem amaçlı söylettiriyor tabii. Yoksa devleti ve padişahı da Allah gibi bi şey zannettiklerine eminim yani. Vergi konusunda Osman Gazi’ye atfedilen bir laf var onu söyleyelim feyz alsınlar. Osman Gazi’ye “devletlerde kuraldır, halkın malından davarından vergi alınır” dediklerinde. Onlara, “ben halkın malına davarına ne kattım ki, ondan vergi alayım.” diyerek kızdığı söylenir.
1858 yılında devlet bu köy ve araziler adına bir adım atmak istiyor. Arazi kanunnamesi… Bu kanunname kitapta geçmiyor da kendim haricen bakındım. Devlet önce bi toprakları ve ormanlık alanları sınıflandırmış. Devlete ait yerler, kişilere ait yerler, vakıflara ait yerler, kimseye ait olmayan yerler şeklinde. Ve toprakları işlenmesi amacıyla bazı kişilere kayıtlandırmış. Mülkiyet hakkına bağlamış, devredilmesinin, alınıp satılmasının, miras bırakılmasının önü açılmış. Bir nevi özelleştirmiş... Bu kanunla toprakların %70’e yakınının özelleştirildiği söyleniyor. Kağıt üstünde modern bir yasa gibi görünse de işin kötü tarafı bu özelleştirilen topraklar, köyden ya 1 ya 2 kişi üzerine kaydettirilmiş. Öyle köylüye verilip toprak reformu yapılmamış yani. Resmen ağalığın önü açılmış. Bu şekilde olunca küçük köylüler tamamen maraba sınıfına, ağanın köleleri sınıfına düşmüş. Şener Şen’in filmi vardı ya. Züğürt Ağa, tüm köy onundu satılığa çıkarıyordu. Böyle çok örneği var. 1275 hicri yılda yani miladi 1858-59 yapıyor. Kanunun uygulandığı bir mahkeme var Sivas’ta. Sivas’ın bir köyünde bulunan kürt aşireti mensubu Murtaza bin Ali ile aynı aşiretten başka bir adam arasında çıkan arazi kavgası, mahkemeye yansımış. Mahkeme de, 1858 kanununa istinaden, Murtaza’nın bu arsayı köy ağasından satın aldığını, arsanın onun hakkı olduğunu göstererek duruşmayı sonlandırmış. Birey hakları, mülkiyet hakları açısından çok çağa uygun bir kanunname gibi ama topraklar ağalardan, aşiretlere kayıp gidiyor. Köylü yine aç, köylü yine maraba.
Ebubekir Hazım, bu kitabı yazarken edebi güzelliği olsun diye yazmamış, zaten bazı yerlerdeki betimlemelerin gereksizliği okurken yoruyor sizi. Hele bir yerde; “küçük delikli burnuyla, üst dudağını bağlayan içi kırmızı, kenarları beyazımtırak şeritli mecranın iki tarafında kandillenen gök yeşil sümüğü…” yani abi buna gerek var mıydı Allah aşkına. Betimleme sonunda Yalçın Küçük’ün gazete fırlatması gibi fırlatacaktım.
Zaten yazar yer yer, asıl amacını belli ederek, hikâyeyi bırakıp didaktik bir şekilde devreye giriyor. Bazı önemli “yapılması gerekli” işler anlatıyor. Bu işlere bakarsak;
İlk iş; önce şu açlıkla mücadele etmek diyor. Çünkü gönüllü sağlıkçılardan biri “Biz okulda, insanların olur olmaz dertten ölmemeleri için tıp bilimi öğrendik ama yemeden yaşamanın, açlıktan ölmemenin çaresi yok ki, ne yapabiliriz” diye sitem bile etmiş. Yani ilk önce köylülere ekonomik destek. Hak etmiyorlar mı diye sormuş bakın; sayfa 119’da
“Aziz vatanın bir zerre toprağını, saldırıdan korumak için son damlasına varıncaya kadar dökmeye daima hazır olduğumuzu hemen her vesileyle, pek kolay söyleyivermekle övündüğümüz kanların çıkacağı damarların, yüzde doksanı bu köylülerin, bu fedakâr vatan evlatlarının damarları olduğunu hiç unutmamalıyız.”
“Onların mahsullerini tüketmekten, onların döktükleri kanlar içinde serilip yattıkları savaş mevkilerini,, haritada kırmızı, siyah başlı iğnelerle takip etmekten başka bişey yapmadığımızı, her türlü nimetine dalmış olduğumuz vatanın, her türlü külfetini, köylülerin sırtına yüklemekte olduğumuzu itiraf etmeliyiz. Bu nimetler, onlara, anne sütü kadar helaldir. Köylüler daha fazla ihmal edilmemelidir.” diyor. Köylüler bu desteği analarının ak sütü kadar hak ediyorlar diyor.
Sayfa 121; “Vatanın en hayırlı evlatlarını, geçim kaynağı unsurlarını, bundan böyle biraz da insan gibi yaşatmak; dünyanın tatlarından ve vatanın nimetlerinden, ahirete gidince dünyada yaşadıklarını inkar edemeyecek kadar olsun tattırmak, insaniyet için de merhamet için de lazım, vatanın selameti için de gereklidir.” diyor
E daha ne desin?
Bilin bakalım 1908’den bu yana konuşulan, bu toprak reformu hareketi 1945’te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile taçlanacakken mecliste buna kim karşı geldi. Başa geçince bu yasayı kim kaldırdı?
Bir sonraki kitabımızda görüşmek dileğiyle…
Video olarak dinlemek, destek olmak isterseniz;
youtube.com/watch?v=fFaRpDB...
Küçük PaşaEbubekir Hâzım Tepeyran · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020887 okunma