Mütemadiyen yapılan okumalar neticesinde yolumuza çıkan eşsiz eserlerinden biri daha. Hunlarla ilgili bilgiler çok olmasa da Ammianus, Hunların kökenini Asya’da aramaz. Aynı şekilde onları daha önce yaşamış olan diğer barbar kavimlerle de bir tutmaz. Ammianus’a göre Hunlar Azov Denizi’nin kuzeyinde veya kuzeydoğusunda başlamış ve kuzey okyanusunun eteğinde yaşamışlardır. Neden batıya doğru hareket ettiklerine dair ise herhangi bir fikirde bulunmaz. Ammianus’un aksine Eunapius daha cesure hareket edip, onun gitmediği yerlere gitme konusunda tereddüt dahi etmemiştir. Onun Doğu roma İmparatorluğunda derlediği hikaye kendisinden sonra gelen; Sozomen, Zosimus, Priscus ve en sonda Jordanes’da bulmak mümkündür. Efsanevi hikayeye göre Gotlar ve Hunlar çok uzun bir süre birbirlerinden habersiz bir şekilde yaşamışlardır. Onları ayıran ise Kerch Boğazı idi. Her iki ulustan birbirlerinden bihaber yaşarken, yine birbirlerinden farklı bir yolda gidiyorlardı. Bu hikaye daha çok Yunan Mitolojisi’ndeki İo’nun kaçırılması ile benzerlik gösterir. Hunlara ait bir buzağının atsineği tarafından sokulması ve bu buzağının boğazın öte tarafa kaçmasıyla, onu takip eden çobanın yeni topraklara girmesi ve buralarının daha sulak ve otlak alanlarının bol olmasından etkilenmesi yine bunları kendi milletine aktarması ile Hunların batıya doğru olan göçünü başlatır. Bunun üzerine Hunlar büyük bir güç ile Kırımlı Gotlara saldırır. Eunapius bu efsane ile Hunların batıya doğru olan hareketini anlatsa da mantıklı olanın boğazın kış aylarında donduğunu buna müteakip Hunların’da bir gün bu buz köprüsünden yararlanarak yeni topraklar aramak için yola koyulduğu yönünde olmalıdır. Hunların kökeni ve nerden geldikleri ile ilgili birden çok varsayım söz konusudur. Antik dönemlerden günümüze değin, net olmayan bilgiler neticesinde bu konu ile ilgili çalışma yapan bilim insanları için zor bir durum oluşturmaktadır. 376 yılında Tuna garnizonlarına kumda eden Romalı subaylara, kuzeydeki barbarlarla ilgili dehşet verici beklenmedik haberler geliyordu. Burada yaşayan kavimlerin birçoğu huzursuz olmuş ve bir hareketlilik söz konusuydu. Barbar bir grubun vahşice diğer topluluklara saldırdığı ve büyük bir terör dalgası oluşturduğuna dair haberler kulaktan kulağa yayılırken, korkuya kapılanlar yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Romalılar ilk etapta bunlara kayıtsız kalacaktı ama toplu halde Gotların Tuna’yı geçmesiyle tehlikenin ne kadar ciddi olduğunu işte o zaman anlayacaklardı. Ermanarich’ın komuta ettiği Gotlar Hunlara teslim olmuştu, tıpkı daha önce teslim olan Alanlar gibi. Alanlar bahar da yeşil otlaklara göç eder, bu esnada Ermenistan ve Media’ya da saldırılar düzenlerlerdi. Romalılar, onların barbar bir ulus olduğunu belirtirdi. Oysa Alanlar’da artık yenilmişti. Hunlar önlerine gelen tüm toplulukları yener ve onları da Hun yapardı. Bu Mete zamanında Asya’da da geçerliydi. Mete’de Çin hükümdarına yazdığı bir mektupta ‘’ 26 boyu Hun yaptım’’ Kısacası Hunlar savaşıp, mağlup ettikleri kavimleri de kendi bünyesine entegre eder ve etnik bir yapıdan ziyade tüm etnik kökenleri kendisi gibi Hun yaparak devletini büyütürdü. Hun orduları belli ki döneminin en gelişmiş kara ordusuydu. Manevra kabiliyeti yüksek, askeri disiplini üst düzey de, savaş stratejisi olarak çeşitlilik gösteren bir yapıya sahipti. Bundan ötürü de önüne gelen birçok kavmi mağlup edebiliyordu. Romalılar işin ciddiyetini kavradıkları vakit 376 yılında Tuna’nın batı kısmına geçen ve Trakya bölgesine yerleşen yaklaşık 200.000 kişilik Got grubu artık imparator Valens’in ordusunda hizmet vermeye başlayacaktı. Bir grup Got ise Balkanlar Dağlarının dar geçitlerinde kıstırılmış, bununla birlikte buradan kaçabilen bir kısım Got ise Alan ve Hunlarla ittifak yaparak soydaşlarına kurtarmıştır. Attila dönemine kadar Hunlar Balkanlar’da ve Galya sınırına kadar ilerlemiş hatta 395 yılında ilk defa büyük bir saldırı ile Roma’ İmparatorluğunu kuşatmışlardı. Batı’da ilerledikleri gibi Kafkas dağlarını aşan bir Hun grubu da Ermenistan ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun en zengin eyaletlerini ele geçirip, talan ediyordu. Geçtikleri yerlerde duman yükseliyordu. Kapadokya bölgesini talan edip, Kızılırmak’a doğru ilerliyorlardı. Antakya ve Suriye tarafına da yöneldiler. girdikleri tüm bölgelere ölüm götürüyor, buraları yağmalayıp Kafkas dağlarının da ötesine doğru yağma edilen hayvanları, malları ve esir edilen insanları götürüyorlardı. Bu yağmaların nedeni İmparator Theodosios’un ölümü ile düzenli ordunun batıda kalmasıydı. Doğu tarafından düzenli birliklerin olmayışı, buraları savunmasız bırakmış ve Hunların iştahını kabartmıştır. 400’lü yıllara gelindiğinde ise; Vandallar, Süevler ve Alanlar gruplar halinde Ren sınırını aşıp Galya bölgesinde toplanmışlardı. Muhtemelen Hunların batıya doğru ilerlemeleri bu toplanmada etkili oldu. Hun lideri Uldin’in Trakya’ya doğru ilerlemesini engellemek için Romalılar, ona reddetmesi zor rüşvet tekliflerinde bulundular ama Uldin onları dinlemedi ve onlara ‘’Hun yükselen güneşi göstererek, eğer isteseydi güneş gören bütün toprakları kolayca boyunduruğu altına alabileceğini söyledi.’’ Hunlar, Avrupa’ya geldikten kısa bir süre sonra artık en korkulan topluluk oldu. Yer yer Roma ile savaşırken, onlarla ittifaklar da yaptılar. Kimi zaman Roma’nın düşmanlarına karşı Roma ordusu içerisinde yer aldılar, kimi zamanda Roma ile savaştılar. Diğer gruplarla da menfi çıkarlarına göre zaman zaman ittifak yaptıkları bilinmekte. Roma’yı haraca bağlayarak, ekonomik olarak da güçleniyorlardı. Ayrıca serbest ticaret yerlerinin kurulmasını istemeleri de ticarete verdikleri önemi göstermekte. Avrupa’daki topluluklar Hunların ani baskınlarından ve yağmalarından bıkmış, kendilerini korumak için kaleler inşa etmişti. Roma İmparatorluğu’nun da halkları koruyamaması, halkın da artık bu tarz tedbirler almasını gerektiriyordu. Misyonerler de dindaşlarını korumak için çaba gösteriyordu, Gotlara vaaz verdiklerinde tercüman bulabiliyorlardı ama Hunlara vaaz vermek istediklerinde bu iş güçleşiyordu. Hun toplumu pasif değil aksine çok aktif bir topluluktu. Stabil bir yapıya sahip olmayan bu topluluk, sürekli hareket halinde olduğu için birçok kavimle dolayısıyla da farklı kültürlerle de tanışıyordu. Onların büyük bir imparatorluk kurmasının arkasında sadece kişiler değil, tüm toplum bulunuyordu. Pragmatik oldukları için Roma’ya saldırdıkları gibi onlarla müttefikte olmuş, haraca da bağlamış, sürekli saldırılarla da yağmalamıştır. Zaman kendi çıkarları için neyi uygun görmüşse Hunlar da ona göre hareket etmiştir. Bu da toplumun durağan değil tersine devingen olduğunu gösterir. Göçebe yaşamlarından dolayı birçok hayvan türünü de evcilleştirmişler ve devasa sürüleri ile hareket ediyorlardı. Başta atlar, koyunlar, büyükbaş hayvanlar ve keçiler olmak üzere bu büyük sürüdeki hayvanları temsil ediyordu. Hunlar Cengiz Han’ın da daha sonra kanun haline getireceği gibi sırtlarındaki elbiseler param parça olana kadar giyilirdi. Yiyeceklerini bu sürülerden temin etseler de ava çıkmaları da çok görülürdü. Zira tüm halkı beslemek için sadece yetiştirdikleri hayvanlar yeterli olmayabilirdi, bundan ötürü de sık sık ava çıkarak yiyecek stoklarını arttırıyorlardı. Ammianus’a göre Hunlar tarım yapmazdı, yapmadıkları içinde tarımsal ürünlerden elde edilen keten giysilerini değiş-tokuş ile başka kavimlerden aldıkları su götürmez bir gerçek idi. Sert mizaçlarının ana nedeni yetiştikleri coğrafya ve yaşam biçimleriydi. Açlığa ve susuzluğa daha ufak yaşlarda alışmaya başlarlardı. Tarım faaliyetleri olmadığından tarım yapan diğer toplumlarla iyi ilişkiler kurmaya özen gösterirlerdi. Düşünüldüğünün aksine büyük gruplar halinde değil de küçük gruplar halinde hareket eder, böylelikle küçük grupların hareket ettiği alanlardaki yiyecek ve suyun yeterli olması sağlanırdı. Hunlar’ın küçük gruplar halinde hareket etmesi tamamen bu yiyecek ve su stoku ile ilgiliydi, eğer toplu halde ( 5.000) hareket etseydiler yeterli otlak alanları bulamazlardı. Bu gruplar içerisinde ( 50) göstermelik liderler vardı. Savaş zamanları kendi nüfuzlarını kullanırlardı, savaş dışında ise erkekler genelde hayvanların otlatılmasından sorumluydu. Böylelikle sınıfsal bir farklılık söz konusu olmuyordu. Toprak mülkiyetinin olmaması sınıfsal ayrımların da ortaya çıkmasını engelliyordu. Toprak herkese ait idi, bu anlayış sayesinde kimsenin kimseye herhangi bir üstünlüğü bu konuda yoktu. Cengiz Han döneminde her göçene ailenin kendisine ait sürüsü, çadırı ve malzemesi olduğunu biliyoruz ve belki aynı durum Hunlar içinde söz konusuydu, en azından bu şekilde varsayabiliriz. Hunların toplumsal yapısında köleler yoktu. Savaşta esir alınanlar ayak işlerinde kullanılıyordu, bunun dışında çoban veya seyis olarak kullanıyordu. Ordudaki asker sayısı konusunda tutarlı olmasa da birden fazla sayısal veri ortaya çıkar. Bunları değerlendirirken, ordunun bir yerden başka bir yere sevkinde onların lojistik anlamında yiyecek-içecek gibi temel ihtiyaçlarını da göz önünde bulundurulduğunda gerçekçi sayıya ulaşmak biraz daha mümkün olur. Çadır sayıları göz önünde tutulursa birkaç yüz çadırlık bir toplulukta en fazla 1.000 kadar savaşçının olacağı düşünülmekte. Oysa bazı verilere bakınca 700.000 kişilik ordulardan bahsedilmektedir. Mantığa aykırı bir durum söz konusu. Bu kadar insanın günlük beslenme miktarı nasıl karşılanacak? Ayrıca bu askerlerin süvari olduğunu varsayarsak bindikleri atlar ve yedek atların yemlerini tedarik etmek mümkün mü? Mümkünse bile sefer süresince yeter mi? Gibi sorular sorulduğunda cevap vermek mümkün görünmüyor. Diplomatik anlamda çokta güven vermezler, sizle antlaşma yaptıkları gibi çok kısa bir süre sonra bu antlaşmayı çiğneyip, size karşı saldırıya da geçebilirler. Savaşlarda büyük başarı gösteren Hun birlikleri sayısal anlamda çok oldukları için değil, millet olarak savaşcıl bir karaktere sahip olmaları ve liyakatlı subaylara sahip olmaları, onların başarılı olmalarında büyük bir etkendi. Romalı yazarlar ve diğer yazarların Hunları tarif derken ortak oldukları nokta onların ürkütücü bir mizaca sahip olmalarıdır. Aslında basit bir açıkla ile hiç karşı karşıya gelmedikleri bu yeni topluluk, onları dehşete düşürüyordu. Psikolojik anlamda büyük bir üstünlük sağlayan Hunlar uzun bir süre bu üstünlükleri sayesinde düşmanlarına büyük korkular salmıştır. Zamanla korku eşiklerini aşacak olan Romalılar, onları daha düzgün bir şekilde tanımlayacaklar. Bugün bu coğrafyadaki fizyolojilere alışık olduğumuz için bize tuhaf gelmeyecektir ama buradan kalkıp Çin’e ya da Afrika’ya gittiğimizde oradaki insanların morfolojik farklılıkları insanı tedirgin edip, endişeye sevk edecektir. Bu doğal durum karşısında bizler de gelip bunları anlattığımızda onların çok çirkin olduğunu, boyutları, renkleri, gözleri gibi birçok özelliğinin farklılıklarından dolayı çirkin olduklarını izah edeceğiz. Fakat gittiğimiz yerde çok uzun bir süre geçirdiğimiz de artık oradaki insanlar, ilk gördüğümüzdeki gibi gelmeyecek tamamen farklı algılayacağız. İlk zamanın korkuları ve endişeleri uzun süre birlikte zaman geçirildiği için ortadan kalkacaktır. Muhtemelen Hunların da uzun bir süre batılı yazarlar tarafından çirkin olarak atfedilmesinin nedeni belirtildiği üzere bu durumdan kaynaklanmaktadır.
Hunlar dönemlerinin en güçlü savaş makineleri idi. Atlarını çok iyi kullanmaları adeta atlarla bir bütün olduklarını gösteriyordu. Alman Panzer tankları hantaldır ama düşman onun menziline girdiğinde yok eder. İngiliz Sherman tankları ise manevra kabiliyetleri çok yüksek ve seri oldukları için Panzerin menziline girmeden ona yaklaşıp, ölümcül darbeyi vurabilirdi. İşte Hun süvarileri de Sherman tankları gibiydi. Seri hareket eder, manevra kabiliyetleri yüksek, düşmana yaklaştıkları anda amansız bir şekilde ölüm yağdırırdı. Romalıların zırhlı piyadeleri ile Hunlu süvarileri kıyasladığımızda neden Hunların daha başarılı olduklarını anlayabiliriz.