Mitolojik anlatımlardan ziyade daha gerçekçi bir şekilde tasvir edilen Attila, kısa boylu, seyrek sakallı, fiziksel olarak güçlü bir morfolojik yapıya sahiptir. Göçebe grupları disipline eden ve bu grupları askeri intizam-nizam ile yetiştirip, Avrupa’yı bir uçtan bir uca aşan büyük bir lider olarak tarihte yer edindi. Beklenmedik ölümüne kadar Romalıları birçok savaşta mağlup etmiş, birçok grubu da boyundurluk altına almıştır. Bir dönemler Roma’ya diz çöktüren Kartaca canavarı Hannibal Barca gibi Roma’yı tehdit eder güce erişti. Roma’nın birçok kentini yağmalayarak, onların korkulu rüyası oldu. Hunlar, Attila’yı öldüğü zamanda en güzel şekilde öte aleme yolcu ettiler. Kendisinin döneminde ona hediye edilen en pahalı ipek kumaşları ve değerli taşları cesedinin yanına yerleştirdiler. Roma İmparatorluğunun sınırları dışında bir yere kimsenin hiçbir zaman rahatsız edemeyeceği uzak bir diyara cesedini üç tane içi içe geçmiş tabuta koydular. İlki altından, ikincisi gümüşten ve üçüncüsü demirden kaplamaydı. Altın ve gümüş döneminde ele geçirdiği zenginlikleri sembolize ederken, demir ise askerlerinin yenilmezliğini ve zaferlerinizi simgeliyordu. Çadırının etrafında onun emrinde savaşan askerleri, yüzlerinin kana bulayıp, önderlerinin arkasında yaslarını tutuyordu. İşte Attila böyle bir lider idi Hunlar için. Yaşarken ölümsüzlüğü yazan adamdır. Hunlar, Avrupa tarih sahnesine Attila’dan önce 370’li yıllarda kazandıkları savaşlarla birlikte çıktı. Tuna sınırlarına doğru sürekli bir haber kulaktan kulağa bir fısıltı gibi yayılıyor, doğudan bir kavmin önüne geçen her şeyi yok ederek batıya doğru amansız biçimde geldiğini aktarıyordu. Roma garnizonu doğudan gelen haberleri ilk etapta ciddiye almıyordu. Onlara göre bu haberler aslı olmayan asparagas söylendiler idi ve tabii ki düzenli bir ordunun koruduğu yine buradaki doğal sınır olan Tuna’yı kimselerin geçemeyeceğinden çok emindiler. Karadeniz bölgesinde Ukrayna ve Romanya arasında yer alan bölge de Hunlar ve Gotlar uzun bir süre iç içe geçmeden yaşamışlardı. Doğal sınır olan nehirlerden dolayı iki grupta çok uzun bir süre birbirlerinden habersiz bir şekilde hayatlarını sürdürüyorlardı. Efsanevi atsineğinin buzağıyı sokması ile başlayan batıya doğru ilerleyiş, Hunları adeta dağların zirvesinden kopan büyük bir çığ ve önüne kattığı her şeyi silip süpüren bir kasırga gibi ilerliyorlardı. Vizigotlar kendi içerisinde bölünmeye gidiyordu, Athanaric’e muhalif olan Fritigern bütün olan yapıyı parçalamaktaydı. İlk denemsi başarısız olunca Roma’ya sığınmış, Roma’da bunu fırsat bilip, özellikle Valens onu finanse ederek Athanaric’in düşürülmesi için gerekli desteği sağlıyordu. Zira Roma bu gurubu kontrol altında tutabilmek için içeriden kendi kontrolünde olan bir liderin olmasını arzuluyordu. Kötü bir döneme denk gelen bu iç karışıklık tıpkı asırlar sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin en parlak döneminin yaşandığı Alaeddin Keykubat döneminde, Moğollar ile arasında tampon bölge olan Harezmşahları Yassıçemen savaşında mağlup etmesiyle Harezmşahların güçsüz düşüp, çöküşe geçmesi gibi Vizigotlar’ında bu şekilde zayıf düşmesine neden olmuştu. Nasıl ki Moğollar, Harezmşahların güçsüz düşmesini fırsat bilip, onlara saldırıp ortadan kaldırdıysa, Hunlar’da bu iç çekişme neticesinde zayıf düşen Vizigotları vurma konusunda benzer bir pozisyonda olacaktı. Roma’nın bu hamlesi aslında tehlikeli bir hamle idi. Çünkü büyük bir kitlesel göçle Tuna Nehri sınırlarına gelen Gotlar, Valens’den karşıya geçmek için yardım istemişlerdi. Valens yeterli destek gücünün olmayışı ve destek kuvvetlerinin de geç gelecek olmasından dolayı, onların geçmesine izin vermişti. Gotlar’ın içeri alınmasıyla büyük bir mülteci sorunu baş göstermeye başladı. Komutanın haberi olmadığı için 100 bine yakın mültecinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir alt yapı hazırlığı dahi yapılmamıştı. Büyük bir kısmı yarı aç olan Gotlar, tahıl ürünleri nakliyatı yapan ve bu arabaları hafif silahlarla koruyan askerlere saldırıp, yağma ediyorlardı. Ayrıca tuvalet için açılan yüzlerce çukurun taşacak şekilde dolması hastalığından habercisiydi. Ağır bir kokunun etrafı sarması işi içinden çıkılmaz bir hale sürüklüyordu. Tuna Nehrinin aşılması ile birlikte büyük bir kriz ortamı doğdu. Bu ortamda mültecileri kamplarda tutmak mümkün değildi, daha içeride bir kale ve etrafına yerleştirilen Gotlar burada da rahat durmuyorlardı. Romalı komutan Gotlar’ın iki liderini de bir ziyafet esnasında ortadan kaldırmayı planlamış ve bunda da kısmen başarılı olmuştu. Athanaric ve korumalarının öldürülmesi Gotları iyiden iyiye isyana sürükledi. Tuna sınırında yer alan askerlerin de sınırı emir üzerine terk etmesi ile birlikte Gotlar’ın daha önce buraya alınmayan bir grubunun rahatça sınırı aşarak Tuna’nın batına yerleşmesine neden oldu. Gotlar ezeli düşmanları Hunlardan bir takviye güç alıp, Romalılara karşı savaşa girişti. Hunlar, Gotlar’a paralı asker olarak katılıyordu. Roma’nın Hıristiyanlığı kabul etmesi ile dininde siyasi bir kisveye bürünmesi, Gotlar ve diğer grupları kontrol altında tutmak için iş görebilirdi. Bundan dolayı da misyonerlik faaliyetlerine büyük önem verildi. Roma İmparatorluğu doğuda büyük bir tehlike ile de bas etmek zorundaydı. Sasani İmparatorluğu Roma’nın topraklarına doğru genişleme siyaseti izliyordu, bu durum karşısında Roma buraya askerler sevk ediyor ve insan kaynağını burada kullanıyordu. Durum kronik bir rahatsızlık haline geldiği için kaynaklar tükenmeye başlamış ve Roma’nın Kuzey’deki sınırlarını koruyamayacak şekilde zayıflamasına neden olmuştu. Barbar olarak atfedilen kavimler içinde bu durum mükemmeldi. Artık Roma sınırları tutamıyor, kendilerine büyük bir fırsat doğuyordu. İmparator Valens başkentine doğru geri dönem için Ermeniler üzerine yapılacak olan seferi iptal etmiş, Sasanilerle de bir ateşkes imzalayarak doğuyu da güvenceye almıştı. İstanbul’a doğru ilerlerken yolda karşılaştıkları gariplikler, onu karamsar bir ruh haline sokmuştu. İstanbul’a geldiğinde ise halkın ona karşı öfkeli olduğunu gördü. Halk, silahları bize ver biz gidip savaşalım barbarlarla diye İmparatora hakaretler savuruyordu. İmparator Valens Barbarların ilerleyişini durdurmak için kuzeye doğru hareket etti. Batı Roma İmparatoru olan yeğenini kendisine yardım edeceğini umuyordu. Oyuşa yeğeni kendi ülkesinin güvenliğini tehlikeye atmak istemediği için yardım etme gibi bir niyeti yoktu. Edirne’de meydana gelen savaşlarla birlikte Roma İmparatorluğu yenilmişti, 7 asır boyunca hiç böyle ağır bir yenilgi almamıştı. Valens’te bu savaşta hayatını kaybedecekti. Bu ağır yenilgi Valens’ın yıllar öncesinde yaptığı hatanın bir bedeli gibiydi adeta. Got liderlerinin çekişmesinde onları zayıflatacak bir hamle yapması sonunda başlangıcıydı. Gotların zayıflaması ve batıya doğru harekatı Tuna sınırını zayıflatmış, akabinde Hunların istilası için büyük bir fırsat oluşturmuştu. Nitekim Hadrianopolis Savaşıyla birlikte artık Roma’nın kuzey sınırları kavimler için bir daha kapanmamak üzere açıldı, böylelikle Hunlar akın akın bu bölgeye gelecek ve Avrupa içlerine gidecek olan serüveni başlatacaktı. Hunlar kendileri ile ilgili kayıt tutmadılar, biz onlarla ilgili tüm bilgileri Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus ve sonrasında gelen tarihçilerden ediniyoruz. Kısa boylu, tıknaz, güçlü kolları ve bacakları olan bir fizyolojiye sahiptiler. Onların yaşam biçimi, gelenek-görenekleri, askeri yapısı gibi bilgiler uzaktan gözlemlerle elde edilmişti. Hayvan derilerinden kaba giyisiler yapıp giyerlerdi. Ev veya buna benzer kapalı bir mekanda kalmak yerine dağlarda ve ormanlık alanlarda dolaşırlardı. Bozkırın yaşam biçimini en net şekilde sergileyen bir yaşam biçimleri vardır demek daha doğru olacaktır. Onlar da yerleşik hayata geçmiş bir topluluk değildi, Gotlar ve Alanlar’ın bir nebze kalacak evleri vardı ama onların yoktu. Atlarla bütünleşmiş olmaları, yeme – içme, alım – satım dahil birçok eylemlerini at üzerinde yapmaları bu kanıyı doğuruyordu. Batılılar ilk defa böyle bir toplulukla karşılaştıkları için onları çok çirkin ve ürkütücü buluyorlardı. Herhangi bir krala bağlı olmayan asi ruhlu bu topluluk içlerinden doğal bir şekilde çıkan ve liderlik vasfı gösteren kimseler bulundukları gruplara baş olurdu. Roma sınırları dışında yaşayan kavimler barbardı Roma için pantolon giyen, öz disiplinden ve ahlaki erdemlerden yoksun ve vahşi idiler. Herodotos da Yunanlılar dışında kalanları barbar olarak tanımlardı, sadece Persler ve Mısırlıların kendileri kadar olmasa da uygar olduğunu, kuzeyde yaşayan İskitler’in ise tam tersi bir durum sergilediğini ifade ederdi. Ammianus, Hunların diğer barbar kavimleri alt etmesinden dolayı onları daha barbar olarak görüyordu. Yerleşik olmayan toplumlara karşı bu önyargılı bakış açısı uzunca bir dönem değişmedi. Yerleşik hayata geçmiş, tarım yapan ve barış içinde yaşayan insanların aksine sürekli vandallık peşinde koşan, köyleri kasabaları yağmalayan, insanları vahşice katleden bu topluluklar barbar idi.