Şeker Portakalı, çocuk olmanın masum bir oyun değil, bazen ağır bir yük olduğunu anlatıyor bana. Zezé’nin dünyası; sevgiyle değil, eksiklikle büyüyen bir çocukluğun resmi gibi. Her dayakta biraz daha susmayı, her azarlamada hayallerine sığınmayı öğreniyor. Şeker portakalı ağacı onun için sadece bir ağaç değil; kimsenin duymadığı cümlelerini fısıldadığı tek dostu.
Okurken fark ediyorum ki Zezé’nin hayal gücü bir kaçış değil, hayatta kalma biçimi. Sevgi görmeyen bir çocuğun kalbi, yokluğu böyle tamamlıyor. Portekizli adamla kurduğu bağ, bana şunu düşündürüyor: Bazen insanı hayatta tutan şey kan bağı değil, anlaşılmaktır. Küçücük bir ilgi, koskoca bir yarayı susturabiliyor.
Bu kitapta en çok canımı acıtan şey, Zezé’nin kötülüğü tanıdığı hâlde hâlâ iyi kalabilmesi. Çünkü dünya ona sert davranırken o yumuşak kalmayı seçiyor. Şeker Portakalı, büyümeyi değil; erken büyütülmeyi anlatıyor bana. Ve bitirdiğimde şunu hissediyorum: Bazı çocuklar oyuncaklarla değil, yaralarla büyür.
Şeker Portakalı