·480 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Ocak 2026 12:06 “Bu şehirde masumiyet bir renk değil, bir yüktü.”
— Fatma Şamata, Veyl 1: Kötülerin Şehri
Merhabalar canlarım
BEN geldim ve bugün sizlere heyecanıyla beni öyle bir sürükleyip dün geceyi sabah ettiren bir kitapla geldim: Fatma Şamata’dan Veyl 1: Kötülerin Şehri
Gözlerini açtığında önünde tanımadığı bir adamın cesedi, ellerinde kan ve yakınlarında bir bıçak bulunan Yekta, olan bitene dair hiçbir şey hatırlamamaktadır. (Burada ben bir durup “Eyvahlar olsun!” dedim ) Sadece olaya değil, kendisine dair de neredeyse hiçbir şey…
Bu gizemle birlikte Yekta, suçluların tutulduğu ve renklerine göre ayrıldığı o meşhur Ada Hapishanesi’ne gönderilir
Bu adada suçlar renklere göre sınıflandırılmıştır:
Siyahlar: Katiller
Kırmızılar: Dolandırıcılar ve hırsızlar
Yeşiller: Kaçakçılar
Maviler: Şiddet eğilimliler
Sarılar: (Adaya düşer düşmez halk önünde infaz edilenler… suçu ise tecavüz )
Yekta ise suçunu bilmediği için gridir. Gri renk; hem her yere ait, hem de hiçbir yere ait olmamak demektir. (Bu detay kalbime dokundu, yalan yok )
Yekta’dan, suçunu kabul edip bir renk seçmesi istenir. Ancak hatırlayamadığı bir geçmişle nasıl karar verebilir ki? Tam da bu sırada, hiç olmaması gereken birinin dikkatini çeker:
Kötüler Şehri’nin en korkulan adamı, siyahların öncüsü Kunter
Kunter, griyi gördüğü andan itibaren onun kendi bölgesine geçmesini, hatta yancısı olmasını ister. Yekta ise bu şehirdeki en kötü adamla birlikte çalışmak (hatta birlikte olmak ) istemez. Ama Kunter pes eder mi? Asla.
Onu yanına çekmek için mavi bölge lideriyle dövüşmeyi göze alacak kadar ileri gider. (Burada “Tam bir bela ama nasıl da karizmatik!” dedim )
Bu durum, Kunter’e körü körüne bağlı olan siyah bölge halkını çileden çıkarır. Griye, ölümüne saldırmaya başlarlar. Yekta’nın bu saldırılardan kaçabileceği tek bir kişi vardır:
Siyah Bey… yani Kunter. (Kader ağlarını örüyor sanki )
Kitapla ilgili daha fazla spoiler vermeden, kendi yorumuma geçiyorum:
Daha önce hiç bu türde bir kitap okumamıştım. Distopik bir kurgu, ada hapishanesi, suçlara göre şekillenmiş bir düzen ve kendilerince oluşturdukları çarpık bir adalet sistemi vardı.
Kunter’in ilk andan itibaren Yekta’yı sahiplenmesi, onu herkese karşı korumaya çalışması; bu sırada en yakını olan kardeşi, kırmızı bölge lideri Amber ile baş düşman hâline gelmesine neden oluyor. Amber, kitap boyunca en nefret ettiğim karakterlerden biri oldu diyebilirim (Gerçekten her sahnede sinirlerim zıpladı.)
Bir de sürekli Yekta’ya yardım ediyormuş gibi görünen Asil karakteri vardı; o da bir yancı ve bir gri. Ama nedense onu bir türlü sevemedim. (Sanki çok şey saklıyor… içime sinmedi )
Ve gelelim en sevdiğim kısma…
Her olaydan sonra yan yana gelen Kunter & Yekta ikilisi
Kötüler Şehri’nin ortasında açan tertemiz bir çiçek gibilerdi. Yekta’nın kayıp hafızası, herkesin onu öldürmeye çalışması ve hayatta kalmak için Kunter’in yanında durması… Her şey yerli yerindeydi.
Kitabın başları biraz yavaş ilerlese de, sonlara doğru yakaladığı tempo ve akış beni fazlasıyla tatmin etti
Ayrıca her bölüm başında Ada Hapishanesi ve suç renkleriyle ilgili verilen küçük notlar, dünyayı daha iyi anlamamı sağladı. (Bu detaya bayıldım )
Eğer siz de distopik kurguları, ada hapishanesini, suçlara göre ayrılmış karanlık düzenleri, siyah adam & gri kadın temasını seviyorsanız.
Bu kitap tam size göre!
Siz birinci kitabı okurken, ben çoktan ikinci kitaba geçiyorum
Çünkü bu şehir, daha anlatacak çok şeye sahip…