Spoiler'a varan yorumlarım olabilir sevgili okuyucu, çok değil ama yer yer :)
Bir distopyada karşılaşılması zor olan bir duygusallıkla kapattım kapağı. Okuması son derece kolay, hatta yer yer tatsız bir dil, sürüklüyor ama alıp oradan oraya götürmüyor.
Son 25-30 sayfadaki karşılaşma/yüzleşmelere kadar anlatıda aralıklı olarak geçmişe ve geleceğe gidiyoruz ve kitap bitince hikaye tam olarak ortaya çıkmış oluyor.
Organ bağışı yapmak üzere klonlanmış çocukların büyüdüğü bir okulda başlayan bir hikaye bu. Diğer okullardan farklı olarak Hailsham; spor, edebiyat ve sanatla, başkalarının hayatlarını kurtarmak üzere klonlanmış olan bu "insanlara" yalnızca bedenlerine iyi bakmalarını değil aynı zamanda yaratıcılıklarını kaybetmemeyi de öğütlüyor. Çünkü bir ruh ancak o zaman varlığını gösterecektir.
Sanat ve edebiyat, yani yaratıcılık, bu yaratılmış insanların, yer yer onlara dendiği gibi bu zavallıcıkların ruhunu oluşturabiliyor mu? Yaptıkları resimler, yazdıkları şiirler bu klonların içindeki neye denk geliyor?Aşka ve sanata inananların hikayesi bir bakıma ama hikaye mutlu sonla bitmiyor ve ne acı ki klonlar zaten mutlu bir son aramıyoru.
Yaratıcıkları olduğunu kabul etsek bile bir ruhları olduğuna inanmak zor, çünkü ne isyana kalkışıyorlar, ne kısa hayatlarında bir tutkuları var. Aşırı bir kabullenmişlik hali. Arkadaşlık dediğin böyle olur, sevişmenin böyle bir şey olduğu söylendi, kurallar kurallar. Bunları kim söyledi, kuralları kim koydu, kitapta bu yok ama karakterler arasında yeterince sorgulayan da yok!
(Tanıdık bir dünya mı yoksa bizim için?!)
Kitabın 3 ana karakteri (Kathy, Ruth ve Tommy) zaten bu sorgulamaları yaptıkları için ana karakterlerimiz ama asla yeterli değiller. Klonlanmış oldukları insanların peşine düşmeyi aklından geçirenler olsa da organ bağışı için en fazla 3 yıllık bir ertelemeden başka bir talepte bulunmak akıllarına gelmiyor. Bir kaçış, bir çıkış yolu aramıyorlar.
Kitabın en çarpıcı yeri olmadığı bir gerçek ama kendimi en çok bulduğum bir yerde anlatıcımız Kathy şöyle diyor:
...Ama küçük arabama binince, birkaç saat boyunca sadece yollar, geniş, gri gökyüzü ve hayallerimle baş başa kalmayı seviyorum. Küçük bir şehirde birkaç dakika boş vaktim kalırsa, dükkanların vitrinlerine bakmaktan hoşlanıyorum.
Bazen kendi kendime vakit geçirmeye o kadar dalıyorum ki, tesadüfen tanıdık birine rastlarsam küçük bir şok yaşıyorum ve uyum sağlamam biraz vakit alıyor.
Nihayetinde kitap bittiğinde insan şunu düşünüyor:
Tutku yoksa ruhum var diyebilir misin? Anlatıcıyla özdeşebildiğim kısıtlı satırlarda bile hüzün var; genel bir hüzün hakim kitabın bütününe. Nasıl biteceğini bildiğin bir hikayenin hüznü bu...ve tutkunun olmayışının verdiği hüzün. Ruha can veren tutku diye düşünmeden edemiyor, iyi ki duygularımızı bunca yoğun yaşamak kabiliyetine sahibiz diye seviniyorum.