Gerçekliğin masal gibi anlatıldığı yerde insan ancak okuyunca uyanır
Okuma alışkanlığımın sekteye uğradığı, kitaplarla arama soğukluğun girdiği bir dönemde Mutlu Prens ile tamamen tesadüf eseri tanıştım. Açıkçası başlarken beklentim oldukça düşüktü kitabın sadece tek bir masaldan ibaret olduğunu sanıyordum. Ancak içine girdiğimde beni karşılayan o çok katmanlı hikayeler dizisi, fikrimi kökten değiştirdi. Daha ilk satırlarda kendimi akışa kaptırdım ve uzun zamandır bir kitabı hiç ara vermeden, böylesine soluksuz okumamıştım. Hatta o kadar keyif aldım ki, çabuk bitmesin diye tempomu düşürüp her bölümü sindire sindire okumaya gayret ettim.
İnsanlar masalları genellikle uyumak için okur; oysa Wilde bu satırları bizi en derin uykumuzdan uyandırmak için yazmış gibi. Karşılaştığım şey sıradan bir iyilik anlatısı değil, zekanın nezaketle bilenmiş en keskin haliydi.
Bakın şu Mutlu Prens’e halkı için güzelliğinden vazgeçiyor. Dünyadaki en büyük trajedilerden biri, bir sanat eserinin sadece bir faydaya dönüşmesidir. Safirlerini dağıtan bir heykel, artık bir prens değil; paslı bir kurşun yığınıdır. Ama dünya böyledir işte; önce mücevherlerinize hayran kalır, sonra o iyilik denen asil sızıya kapılıp çıplak kaldığınızda sizi bir kenara bırakıverir.
Bir bülbülün kanıyla beyaz bir gülü boyaması ise bir hata değil, trajik bir sanat eseridir. Çünkü aşk uğruna can verilecek kadar büyüktür; ancak bazen insanlar bu fedakarlığın derinliğini anlamayacak kadar sığ kalabilir. Güzelliğini başkaları için harcadığında dünya genellikle kalbindeki asaletle değil, dışarıda bıraktığın görüntüyle ilgilenir. Wilde, bize iyiliğin ve estetiğin kurban edildiği o hüzünlü gerçeği tüm zarafetiyle hatırlatıyor.