Gönderi

8/10
·160 syf.··
2026 2. kitabı
·
35 saatte okudu
·
Okunma: 16 Ocak 2026 01:30
İhsan Oktay Anar, ilk okuduğumdan beri hayal gücü ve genel kültürüyle beni kısa sürede etkileyen bir yazar olmuştu. Bu kitap da adeta bu niteliklerini vitrine çıkarmak için yazdığı bir eser gibi geldi bana. Bir eser değil de ne kadar engin bir bilgi birikimi olduğunu gösterdiği bir tez yazısı havası verdi. Zaten bu sebeplerden dolayı da çoğu okur için özellikle başta oldukça karışık; terimlerle, isimlerle, teknik detaylarla ve ortalama hayal gücünü zorlayan tasvirlerle bunaltıcı gelmiştir ki buna başta ben de dahildim. Kitap; Osmanlı donanmasına mensup, Doğu Akdeniz'de konuşlanmış bir denizaltında geçiyor. Konuya bodoslama girmesi ve bol tasvirli, detaylı, teknik diliyle neredeyse ilk 50 sayfaya kadar ne olup bittiğini anlamakta güçlük çekeceğimiz cinsten bir seyir izliyor. Ardından İhsan Oktay Anar'ın da çoğu kitabında sık sık başvurduğu mistik/tasavvufi, az biraz da mitolojik temalarla hem gerilim dolu, ürpertici hem de felsefi derinlikli, düşündürücü bir serüvene dönüşüyor. Diğer kitaplarında da olduğu gibi karakterleri "Hollywood tarzı" havalı, öykünülecek insanlar yerine herhangi bir adam denecek, bizden ve kendi kültürümüzle yoğrulmuş bir hamurdan işliyor. [Eser miktarda, çok önemli olmayan spoiler(lar) içerir] Mürettebatımız, kitap boyu onlara musallat olan ve her okurun zihninde farklı canlanan gizemli bir sandıkla boğuşuyorken denizde de İngiliz donanmasına ait iki destroyer tipi savaş gemisiyle çatışma hâlinde. Gemiye almış oldukları ve başlarına bin türlü musibet açan bu sandık, başta İslam olmak üzere İbrahimî dinler kültüründen çeşit çeşit alt metinler içermekte ve modern fiziğin boyut ve düzlem, görecelilik ve kuantum gibi teknik sırlarını barındıran bir "mucizeler makinesi"dir. Serüven boyunca insan doğasının zayıflıklarının ve mürettebatın çaresizliğinin iliklerimize işlediği, dogmatik ve septik zihinlerin hikayeyi kafalarındaki farklı "lomboz"larından izleyebildiğimiz çift yüzlü bir hikayeye tanık oluyoruz. Kitap boyu okurun kapatması için tatmin edici aralıklarla bırakılan açık uçlar, her okura kitap için farklı bir yorum olanağı tanıyor. Sonunda ise kendimizi denizin yüzeyinin ve derinliklerinin dinginliğinde, zirifi karanlığı aydınlatan fener balıklarının zayıf ışıklarında ya da satıhta doğmakta olan güneşin, gecenin vahşetini maskelediği; geceden daha masum olmayan ışınlarının kurumuş terden, yağdan ve kandan üzerimize geçirdiğimiz giysinin altındaki teni ısıtmasında buluyoruz. Kitabı bitirdiğimizde aslında başladığımız noktadan ileri gitmediğimizi, zamanın doğrusallığının büküldüğünü fark ediyoruz. Çünkü: "Başlangıçta her şey soğuk, boş ve anlamsızdı. Kutsal Rüzgâr sular üzerinde okşar gibi anaforlarla esiyor, güneş ve ayın, burçlar ve yıldızların henüz yaratılmadığı zifirî gecede, gözleri mucizevî bir dokunuşla açılmış halde bizzat kendini, yani karanlığın yine ta kendisini gören kör tabiatı sanki teselli ediyordu. Onun uyanıp cisimleşmiş hâli olan diğer çelik canavarın belirsiz silueti ise satıhtaki zayıf aydınlığın hemen altında âdeta kımıltısızdı."
Tiamatİhsan Oktay Anar · Everest Yayınları · 20225,5bin okunma
·
47 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
elinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş
Melih HOCAOĞLU
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim :)