·200 syf.··Beğendi
···Okunma: 20 Ocak 2026 21:55 Yıllar önce Macaristan'a Mohaç meydan muharebesinin yapıldığı yere gitmiş, adım adım oraları gezmiş, ardından müzesine de girmiştik.
Sabah çok erken saatte gidince müze bomboştu.
Film bölümüne girince, oradaki yetkili kadın savaş ile ilgili Dokumentasyon'u açtı ve bitinceye kadar da kenarda bekledi.
Biz de savaşı izlemeye başladık.
Anlatıcı, bizim Türkler için "düşmanlar geldi her yere saldırdılar," deyince izlemeyi bırakıp bir an boş bulunmuş"bize düşman dedi" demişim:))
Birden kadın bana dönüp tuhaf tuhaf bakmıştı:)) Böyle komik bir anım da var.
Bunu niye anlattım?
Bu kitabı okurken de yine biz Türkler "düşman" olduk:)
Işte ben yine bir türlü bu psikolojiden kurtulup kitaba tam anlamıyla adapte olamadım:)
Neyse lafı uzatmayalım, gelelim artık kitabımıza:)
Bir İngiliz askerinin yazdığı mektuplardan yola çıkılarak, onun gözünden, yani onun perspektifinden Çanakkale cephesindeki yaşanılanların aktarıldığı bir kitabı okudum.
Guy Warneford, cephede annesine yazdığı mektuplarda savaşı adım adım anlatıyor.
Türk askerinin kahramanlığı, mücadelesi de onun bakışı ile değerlendiriliyor.
Ilk çıkarma zamanlarında kendilerinden çok kayıplar veriyorlar.
Sonra savaşın seyri değişiyor, siperlerde daha az kayıplar ile günlerini geçiriyorlar. Tabii ellerindeki teknoloji çok ileride olduğu için, zaman zaman Türk askerine çok ağır darbeler vurabiliyorlar.
O bölümleri okumakta inanın çok zorlandım:(
Okuduğum bu mektuplarda en çok dikkatimi çeken, Guy Warneford'un devamlı annesinden, bir sürü isteklerinin olmasıydım.
Özellikle çikolata,biftek, traş ve fotoğraf makinesi, ayna, kitap(hem de Ilyada), yağmurluk, iç giyim, ilaçlar, yumurta tozu protein, el feneri ve bol bol piller vb.vb..
Daha sayamadığım birçok şey devamlı posta aracılığıyla ona ulaşıyor. Zannedersem bu Avrupalıların hepsi aynı zihniyette ki :) mektubunda annesine bunlara karşılık hep para gönderiyor:)
Zaten bölüklerde yaver, subay gibi görevlerde olduğundan çok iyi paralar da kazanıyor.
Ayrıca (arada hastalansa da ilaçlarını içiyor ve kendini (onun tabiriyle) domuz gibi iyi hissettiğini, yeraltı sığınaklarda içkisinin, yemeğin etin bol olduğunu ve onu tek rahatsız eden şeyin, gömülen askerlerden gelen kokunun olduğunu yazmış.
Bu bölümleri okurken askerin soğukkanlı psikolojisi beni hayrete düşürdü!
Sonraları ise, savaşın bitmesini çok istediğini, bazı arkadaşlarının delirdiğini, hatta bazılarının kalp krizi geçirdiğini, yanındaki arkadaşlarının da saçlarının bir anda bembeyaz olduğunu, ruhsal bunalımlara girdiklerini de yazmış.
Çoğu defa ateş altında kalsa da sadece hafif sıyrıklarla atlatmış. Ama onunla gelenlerin çoğu ölmüş.Bu yüzden kendini" Son Mohikan "olarak addediyor mektuplarında.
Şimdi tüm bunları okuduktan sonra bizim dedelerimizin ne zorluklarla mücadele ettigini daha da iyi anlayabiliyorsunuz. Onca fakirlik, yokluk içinde ne zorluklara göğüs gerip, bir de üstüne, vatanımızı kahramanca korumuşlar ve uğrunda can vermişler.
Bize her karışında şehit kanı ile sulanan vatan bırakmışlar.Umarım emanetlerine sahip çıkanlardan oluruz.
Tam da burada, büyük dedem ,"Hüseyin" başta olmak üzere bütün Ata'larımızın Ruhları şad olsun. Dilerim Rabbim onlara mükâfatını cennetinde göstersin.Amin
Son olarak, bu kitabı okumak pek kolay olmasa da, yeni gençliğe milli şuur duygusunu aşılamak babında, mutlaka okutulması gerektiğine inanıyorum.
Ata'larının ne çilelerle onlara bir vatan bıraktığını okuyup anlamaları açısından çok faydalı buluyorum.
İçim yanarak, ve gerçekten çok üzülerek okudum.
Ilgililere tavsiyemdir.
Bu kitabı yayına hazırlayan çevirmenler
Yahya Yeşilyurt ve Recep Gülmez'e selam olsun...