·585 syf.··Beğendi
···Okunma: 20 Ocak 2026 14:30 Villette, trajik geçmişini ve İngiltere’yi bırakıp bir Fransız kız okulunda öğretmenliğe başlayan Lucy’nin (Charlotte Bronte’nin otobiyografik karakteri) hikayesi.
Bir genç kadının çocukluğundan yetişkinliğe varana dek zihninin ve dolayısıyla akıl ve mantığının mücadelesini ince ince okuyoruz. Taze bir yüreğin içinde yetişip olgunlaşan, tatlı bir ahenkle ışıldayan duyguların zamanla kalıbına sığmayarak taşması ve kelimelerden birer gömlek giyip gözlerimiz önüne serilmesi öyle zarif, öyle nazik, öyle içten, saf ve tertemiz bir şekilde yapılıyor ki; okurken bunu fark etmemek neredeyse imkansız. Yazarın kaleminin ışıltısından gözleriniz biraz kamaşabilir. Sıcak kırgın ve bir müddet kendine dahi itiraf edemediği duygularla dolup taşan ışıltılı bir yürek, Lucy Snowe’ un yüreği.
İlk 150-200 sayfa karakterlere, döneme ve yazarın diline aşina olmayla geçiyor, açıkçası beni en çok zorlayan kısım burasıydı. Dipnotları okumak çoğu kez cümleden kopmama ve sinirlenmeme sebep oldu, sırf bu yüzden kitabı bırakmak istedim; o kadar çok var ki.. ama sabırla o dipnotlara alışınca ilmek ilmek işledi yazar hikayeyi.
Kâh ağlattı kâh sızlattı. Bittiğinde ruhumun okkalı bir terbiyeden geçtiğini hissettim. Metanet sabır tevekkül kadere rıza öyle içten işlenmiş ki, bazen Lucy’nin bu dayanıklılığı neden bende yok diye düşündüm. Olgunluğuna ve tercihlerine veya tercih edemeyişlerine kendimce üzüldüm sevindim hissettim.
Yazarın diğer kitaplarını okuyan ve diline aşina olan kimseler için uzun betimlemeler hiç de sıkıcı gelmiyor. Kitap içerisinde millet ayrımı ve din-mezhep ayrımı yüzünden çıkan gerilimler bile o dinle o milletle alakanız olmasa dahi sizi etkileyip taraf tutmaya sevk ediyor.
Okurken okuduğunuz kitabın tüm varlığınıza işlemesini istiyorsanız bu kitabı tercih edebilirsiniz. Ben keşke daha uzun olsaydı diyerek okudum.
Son olarak yazarın duygu dünyasının (Lucy’nin de diyebiliriz) tadına bakmanız için bir küçük alıntı bırakıyorum.
“Heyhat! Hayata benim gibilerin bakması gerektiği gibi bakmak için bol bol boş zamanım olduğunda, onun ümitsiz bir çöl olduğunu keşfettim. Bitmez tükenmez sapsarı kumdan ibaretti; ufukta ne bir yeşil tarla ne bir palmiye ne de bir kuyu görünüyordu. Gençliğin bağrına bastığı, onu ayakta tutup ona yol gösteren umutlardan bihaberdim ve öğrenmeye cesaretim yoktu. Ara sıra kalbimin kapısını çalıyorlarsa da misafirperver olmayan gizli bir güç o kapıyı sımsıkı kapalı tutuyor olsa gerekti. O umutları böyle geri çevirdiğimde bazen acı gözyaşları dökerdim ama elimden ne gelirdi… Bu misafirleri konuk etmeye cesaret edemezdim. Günahtan ve haddini bilmezliğin zayıflığından öylesine korkuyordum.” Syf 186