Bu romanı okurken sıkılmadım. Aksine hızla aktı. Ama bitirdiğimde içimde bir şeyin eksik kaldığını hissettim. Sanki anlatılanlarla benim aramda duygusal bir mesafe vardı.
Cem düşünen bir karakter ama hisseden biri değil.Baba figürünün yokluğu Cem’in hayatındaki ana boşluk. Ama Cem bu boşluğu doldurmaya çalışmıyor, onun etrafında dolaşıyor. Ustası bu yüzden önemli bir figür. Ustasıyla ilişkisi sevgiyle hesaplaşma arasında kaçışla küçümseme arasında gidip geliyor.
Bir baba figürüyle yüzleşmek yerine, onu zihninde küçülterek etkisizleştiriyor.Çünkü bir baba figürüyle eşit bir ilişki, gerçek bir hesaplaşma gerektirir.
Kırmızı saçlı kadın yani Gülcihan ise romanda büyük bir kırılma noktası olarak sunuluyor. Ama Cem’in ona duyduğu şey bende derin bir aşk hissi uyandırmadı.. Daha çok duygusal derinliği olmayan,bastırılmış bir ergen fantezisinin yıllarca cilalanıp “kader” diye sunulması gibi geldi.Gülcihan bir insan olmaktan çok, Cem’in hayatında eksik kalan duyguların sembolü gibi. Onunla gerçekten bir ilişki kurmuyor. Onu zihninde canlı tutuyor. Bu yüzden yıllar geçse de duygu değişmiyor, derinleşmiyor, dönüşmüyor.
Ayşe ile kurduğu evlilik pek çok açıdan anlamlı. Ayşe güvenli, düzenli, sakin. Cem’in orada kalabilmesi, aslında ne kadar değişmek istemediğini de gösteriyor. Ayşe bir seçim, Gülcihan ise bir kaçış. Cem seçimlerinin arkasında durmak yerine, kaçışını romantikleştiriyor. Cem’in hâlâ Kırmızı Saçlı Kadın’a dönüp bakması aşk değil; tamamlanmamış olanın zihinde büyümesi, yani psikolojideki Zeigarnik effectin ta kendisiydi.Okuduğumuz şey kapanmamış bir ergenlik imgesinin yetişkin hayatına sızmasından ibaretti.
Roman boyunca mitler güçlü bir arka plan sunuyor. Ancak bu mitlerin, hikâyeyi derinleştirmekten çok Cem’in kararsızlığını ve kaçışını estetik bir dille örtme işlevi gördüğünü düşündüm.
Kırmızı Saçlı Kadın, bana göre büyük meseleleri olan ama bu meselelerle tam yüzleşmeyi seçmeyen bir roman.Okundu, düşünüldü, kapandı. Bende kalan şey güçlü bir sarsıntıdan çok, düzgün anlatılmış ama mesafeli bir hikâye oldu.