Puan vermedi·472 syf.··Beğendi
· Sartre’ın Akıl Çağı eseri, her ne kadar bir dönemin ve bir coğrafyanın koşullarını yansıtsa da temelinde zamansız ve evrensel bir temayı barındırır: kişinin erginleşmiş ve idealize edilmiş bir olgu olarak gerekliklerini ne kadar karşılayabildiği sorusu. Bir insan gerçekten ne zaman akıl çağına erer? Veya akıl çağına ermek mühim midir? Akıl çağı dediğimiz şey kültürel ve geleneksel bir dogmadan öteye gidemeyebilir. Sorun, böylesine değer verilen bir kavramın gerçekten sorgulayan bireyi tatmin etmemesidir.
Ana karakterimiz Mathieu Delarue da eser boyunca bu sorundan muzdariptir. Felsefe öğretmenidir ve yetişkin olmasına karşın bekardır. Her daim özgür olmak ister. Sevgilisi Marcelle’yi hamile bırakmıştır; ancak bir çocuk ve evliliğin prangası altına girmek istemez. Burjuvaziden nefret etmesine rağmen komünistlerin safına katılmaz. Sonuna kadar özgür olmak ister. Ancak yaşadığı dönemin şartları göz önüne alındığında özgürlüğün önemi sınırlıdır: 1. Dünya Savaşı yeni bitmiş, 2. Dünya Savaşı kapıya dayanmıştır. Belki de onun günahı budur. Gerçekten özgürdür; ancak sahip olduğu hayat bir alman şarapneline bağlıdır. İstediği kadar özgür olsa da sahip olduğu tek şey en nihayetinde sefil bir hayattır.
Kitap boyunca Marcelle’nin kürtaj olması için maddi ve manevi mücadeleye girer. En nihayetinde Marcelle, kürtaj olmasa da Mathieu’nun en yakın arkadaşı Daniel ile evlenir. Mathieu, komünist partiye katılmaz. Kendi özgürlüğü için çabalamış olsa da eserin sonunda sahip olduğu şey sefil ve ıssız bir apartman dairesi ile doyasıya özgürlüktür.