Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın okuduğum ikinci kitabı “Cadı” oldu. Kitabın önce kısaca spoilersız konusundan ve sonra da kendi yorumlarımdan bahsetmek istiyorum. Kitap İstanbul’da geçiyor. Kocası vefat eden Fikriye Hanım’ın kendisini büyüten yengesinin evine geri dönmesi ve yengesinin onu tekrardan evlendirme derdine düşmesiyle başlıyor. Fikriye Hanımsa hala kocasının ölümünün yasını tutmaktadır fakat yengesinin ısrarları artar ve o da bu durumu kabul eder. Asıl hikaye Naşit Nefi Efendi isimli birinin Fikriye Hanım’a talip olmasıyla başlıyor. Naşit Nefi Efendi işi gücü yerinde ve saygın bilinen birisidir ama sonradan bir süre araştırdıktan sonra Fikriye Hanım öğrenir ki bu adam hakkında tuhaf dedikodular yayılmaktadır. Bu dedikoduların aslını öğrenmek için bir uğraş içine girerler.
Spoiler vermemek adına kitap hakkında yorumlarıma geçmek istiyorum. Hüseyin Rahmi Gürpınar(1864-1944), geniş bir kitleye ulaşabilmek için yalın bir dil kullanıyordu ve o dönemdeki İstanbul yaşamını gerçekçi bir şekilde ele aldı. Romanlarında kadın-erkek ilişkileri, yanlış batılılaşma, toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler, halkın her kesiminden insanları konu olarak işledi. Bu romanında da gördüğümüz konuların bazılarını sıkmamak adına birer tane örnek vererek açıklamak istiyorum: İlk olarak kadın-erkek ilişkilerini eleştirel bir şekilde romanın çoğu yerinde işlediğini görüyoruz. Mesela kitabın 94. Sayfasında Naşit Nefi Efendi ile eski eşi arasında geçen bir konuşmada Naşit Efendi kadınların erkeklere göre hem dinen hem de toplumun kabullerine göre daha az hakka sahip olduğunu yani bir nevi kadının mahkum, erkeğin hakim olduğunu söyler. İkinci konu ise batılılaşma ve kendi milletimizin değer görmemesi konusudur. Bu konuyu “Şık” adlı romanında daha iyi görsek de bu kitabın 81. sayfasında “Bu tepedeki okul (Robert Koleji) bir Türk öğretim kurumu olsaydı mezarlığın önüne iskele inşasına Vakıflar itiraz eder, belediye izin vermezdi.” veya “Bu memlekette değerli ve başarılı yaşamak için Türk’ten başka bir şey olmak gerekiyor. Memleketimizde Alman, İngiliz, Fransız, Rus nüfuzu her gün bizi biraz daha kaplayarak boyuyor. Her birimiz pek sebebini bilmeyerek bu yabancı milletlerden birinin taratftarı, gafilce övücüsü, isteklerinin destekleyicisiyiz.” diyerek bu içinde bulunulan yanlış batılılaşmayı romanına konu edinmiştir. Hüseyin Rahmi Gürpınar, halkın cahillikten kurtulmasını ve düşüncenin geliştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Romanının asıl konusu da halkın cin çarpması, ruh çağırma ayinleri ve inandıkları diğer hurafeler üzerine kurulu ve bu konuyu da oldukça ayrıntılı bir şekilde işlemektedir.
Tüm bunların dışında İstanbul tasvirleri de bulunduğu ve hikaye akışı gayet ilgi çekici ve eğlenceli olduğu için severek okuduğum bir kitap oldu. Siz de Türk edebiyatını seviyorsanız severek okuyacağınız bir roman olacaktır.