Gönderi

Alim mi Zalim mi
Puan vermedi·184 syf.··
2026 1. kitabı
·
18 günde okudu
·
Okunma: 22 Ocak 2026 19:15
Eagleton’ın bu metinde kurduğu dünya, aslında biz okurların zihninde hep var olan o devasa boşluğun, yani "bilmek" ile "yapmak" arasındaki o tekinsiz uçurumun minyatür bir maketi gibi. Romanın sayfaları arasında ilerlerken kendimi sadece bir kurguyu takip ederken değil, o daracık kulübenin ağır havasını solurken buldum. Bir köşede Wittgenstein, dilin sınırlarını bir dantel gibi işleyip daraltırken; hemen diğer köşede Connolly’nin kanayan sargıları, o dantele bulaşan geri dönülemez bir leke gibi duruyor. Eagleton’ın bu iki imgeyi yan yana getirişindeki acımasızlık, aslında biz okurların konforlu entelektüel alanına indirilmiş bir darbe. Okurken beni en çok sarsan şey, zihnimin bir parçasının Joyce’un dilsel oyunlarına hayranlık duyarken, diğer parçasının bu estetik sarhoşluktan dolayı kendinden utanmasıydı. Bakhtin’in o meşhur karnaval teorisi, kulübenin dışındaki ölüm sessizliğiyle çarpıştığında, kuramın ne kadar "hafif" kaldığını hissediyorsunuz. Eagleton burada bizi bilgilendirmekle yetinmiyor; bizi bir etik çıkmazın içine, o klostrofobik masanın tam ortasına oturtuyor. Her karakter kendi dehasının hapishanesinde konuşurken, dışarıdaki gerçek dünya -yani tarih-kapıyı kırmak üzere bekleyen bir fırtına gibi uğulduyor. Karakterlerin arasındaki diyaloglar, birer iletişim çabasından ziyade, kendi iç dünyalarının dışa vurulan yankıları gibi odada asılı kalıyor. Wittgenstein, kelimelerin nesnelerle olan temasını sorgularken; Connolly'nin bizzat kendisi, bir nesneye, bir hedefe, bir kurbana dönüşmüş durumda. Bu paradoks, okurun zihninde sürekli bir "suçluluk" ve "hayranlık" sarmalı yaratıyor. Bir yanda aklın en saf hali, diğer yanda tarihin en çıplak hali; ikisi de aynı çatı altında, birbirine değmeden ama birbirini yok ederek var oluyor. Ancak metnin bu akademik ve edebi yoğunluğu arasında bir yerde, satır aralarında kendi sesimi duymaya başladım. Eagleton’ın o kulübeye hapsettiği dâhiler, aslında benim her sabah uyandığımda içimde taşıdığım o bitmek bilmeyen kavganın farklı yüzleriymiş gibi geldi. Bazen dünyayı bir kelime oyunuyla kurtarabileceğime inanacak kadar Joyce’laşıyor ve onun "Oda Müziği" (Chamber Music) şiirlerindeki o kırılgan, lirik ama bir o kadar da içe dönük ezgilerle kendi yalnızlığımı besteliyorum. O lirik sığınak, dışarıdaki top seslerini bastıracak sanıyorum. Ama hayat, tıpkı "Kramer vs. Kramer" filmindeki o mutfakta parçalanan hayatlar gibi; kuramın değil, ilkel bir aidiyet ve kopuş mücadelesinin ortasına bırakıyor beni. Orada Ted Kramer’ın darmadağın olmuş Fransız tostunda ne Wittgenstein’ın mantığı var ne de Joyce’un kelime cambazlığı; sadece becerilememiş bir "eylem" ve yönetilememiş bir "beden" var. Kendi teorilerimle kurduğum o korunaklı kulübenin ne kadar kırılgan olduğunu fark ediyorum. Kitabı bitirdiğimde masada kalan sadece Eagleton'ın karakterleri değildi; benim de yıllardır özenle biriktirdiğim, eyleme dökemediğim, kimsenin okumadığı o tozlu cümlelerimdi. Bu noktada Cesare Pavese’nin o keskin ve karanlık fısıltısı duyuluyor: "Yaşama uğraşı." Pavese gibi, bir otel odasında ya da bir İrlanda kulübesinde, kelimelerin bittiği yere gelip dayanıyorum. Pavese'nin dediği gibi, "Sözler değil, eylem." Ama biz, Eagleton'ın o ironik ironisiyle kuşatılmış olanlar, eylemi bile kelimelerle tarif etmeye çalışan zavallı "alimler" değil miyiz? Son kertede, o tozlu kulübeden ayrılan sadece karakterler olmuyor; ben de ideolojilerin ve soyutlamaların o güvenli limanından zorla sökülüp alınıyor, Pavese’nin o kaçınılmaz sonuna ya da Kramer'ların o sessiz mahkeme salonu yalnızlığına terk ediliyorum. Eagleton beni, dünyayı kurtaracak olanın "doğru kelimeler" mi yoksa "cesur adımlar" mı olduğu ikilemiyle baş başa bırakırken, aslında her ikisinin de birbirine muhtaç ama bir o kadar da birbirine yabancı olduğunu gösteriyor. Masadaki boş iskemle, belki de henüz söylenmemiş son sözün ya da atılmamış son adımın; ya da belki de benim bugüne kadar söylemeye cesaret edemediğim o tek bir gerçek cümlenin sessiz temsilcisi olarak kalıyor. Eskiden insanlar iyi ve kötü olarak ayrılabiliyordu. Şimdi mazeretler ve gereksiz teşhisler var. Tam olarak hangi yüzyılda kaybettik bu ayrımı, felsefe aydınlama çağından sonra devasa popülerliğini kazandığında mı yoksa terapi “iiicaaaat edildiğinde mi?” :)
Kitap Simyacıları
Azizler ve AlimlerTerry Eagleton · Agora Kitaplığı · 2003359 okunma
·
283 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.