·224 syf.····Okunma: 23 Ocak 2026 14:53 Benim için Kuyucaklı Yusuf, en çok ait olamama romanı. Yusuf’un trajedisi yalnızca başına gelenler değil; nereye giderse gitsin, kime yaklaşırsa yaklaşsın hep “fazlalık” kalması. Evlatlık olması, kasabaya sonradan gelmesi, hatta sevme biçimi bile onu çevresinden ayırıyor. Yusuf iyi biri ama toplumun “iyi” tanımına uymuyor. Ve bu uyumsuzluk, roman boyunca içimi sıkan bir yalnızlık hissi yaratıyor.
Yusuf’un suskunluğu bana çok şey söylüyor. Konuşmaması güçsüzlükten değil; aksine, konuşmanın bir şeyi değiştirmeyeceğini bilmesinden. İnsanlarla aynı dili konuşmadığını fark etmiş biri gibi. Bu yüzden de romanda en yüksek sesle konuşan şey, Yusuf’un sessizliği oluyor. Sabahattin Ali burada bence çok güçlü: Yusuf’u savunmuyor, yüceltmiyor ama onu olduğu gibi bırakıyor. Bu da acısını daha gerçek kılıyor.
Muazzez’le olan ilişkisi beni hep hüzünlendirir. Aralarında saf bir sevgi var ama bu sevgi, dış dünyanın hoyratlığına karşı çok savunmasız. Yusuf seviyor ama koruyamıyor; Muazzez seviliyor ama eziliyor. Romanın en can yakıcı yanı da bu bence: iyi insanların kötülükten değil, güçsüzlükten kaybetmesi.
Kasaba düzeni ise neredeyse başlı başına bir “kötü karakter”. Kaymakam, eşraf, dedikodu, çıkar ilişkileri… Hepsi Yusuf’un doğallığıyla çatışıyor. Şehirleşme, bürokrasi ve yozlaşma karşısında köylü bir ahlakın da yeterli olmadığını gösteriyor bize. Yusuf’un adaleti içsel ama sistemsel değil; bu yüzden de yenilmeye mahkûm.
Roman bittiğinde bende kalan his şu oluyor:
Bazı insanlar bu dünyaya fazla temiz geliyor. Ve dünya, onları kirletmek yerine kırmayı tercih ediyor.