Sultanların ihtişamından devşirmelerin hüzünlü kaderine; yeniçeri ocaklarından isimsizliğin o uçsuz bucaksız hiçliğine uzanan bir yolculuktu bu. Nazan Bekiroğlu, bize isimleri sadece birer dış kabuk gibi görmemeyi; her harfin altında yatan o derin anlam deryasına dalmayı öğretti. Aslında 'isim', insanı var eden bir tılsım olduğu kadar, onu kendi sınırlarına hapseden ve sonunda yok eden bir prangaydı da...
Bir esameyle, yani bir kimlikle başlayan bu hikâyenin nihayetinde mutlak bir kimliksizliğe evrilmesi, varlığın en çıplak halini gösterdi bize. Çoklu anlatımın aynasında, kime baksak o ismin kaderi ruhumuza işledi. Dışarıdan bakıldığında 'haksız' diye etiketlediğimiz her can, kendi isminin ve hikâyesinin penceresinden bakıldığında sarsılmaz bir hakikate dönüştü. Nezuka’nın sızısından imparatorun yalnızlığına kadar kimin gözüyle dünyaya baktıysak, hakikat onun rengine büründü. Kitap adeta o kadim nasihati fısıldıyordu: Bir ruhu yargılamadan evvel, onun acıdan ve ateşten örülmüş pabuçlarıyla o yolları yürümek gerekirdi. Nazan Bekiroğluİsimle Ateş Arasında