“Bu kitabın kolay bir türü yok, onu kendisi icat etmeli. Tıpkı ölümün bir türü olmadığı gibi. Hayatın türü olmadığı gibi. Peki ya bahçe? Belki o başlı başına bir türdür ya da tüm diğer türleri içine alır. Bir ağıt-roman, anı-roman ya da bahçe roman. Hüznün botaniği açısından fark etmiyor.”
Evet, bu romanın bir türü yok. Dünyayı sırtında taşıyan Atlas’a benzettiği babasının son demlerini, hastalıkla hüznün rengine bürünen günlerini “el yazısı” ile kaleme alan Gospodinov, okurda boğazdan inmeyen bir yumru bırakıyor. Kitabı okurken yazarın babasının acısını ruhumda hissettim; baba ile oğul arasındaki o muazzam ilişkinin içinden doğan yaşayışı sezdim. Bir ölümün öncesini, ilerleyişini ve sonrasındaki hüznü en derinimde duyumsadım.
Bu roman yalnızca bir ölüm romanı değil. Aynı zamanda bir baba-oğul ilişkisinin nasıl kurulabileceğinin romanı. Bir ağıt, bir yas tutma biçimi. Babaların, erkeklerin ve kadınların ruh dünyasını nasıl şekillendirdiğine dair sessiz ama sarsıcı bir anlatı. Ben bu romanı okurken, yıllar önce yoğun bakım kapısında ölümle cebelleşen babamı; o anların ruhumda açtığı onulmaz yaraları yeniden yaşadım.
Bu roman, ebeveynleriyle savaşanlara barışmayı bağıran; ailelerin bir arada durdukça nasıl daha sağlıklı bireyler yetiştirdiğini gözler önüne seren anekdotlarıyla ufuk açan bir roman. Bahçe metaforu ise anlatıyı daha da derinleştiriyor. Yazar, bahçeyi ekip biçen, şekillendiren, üreten; adeta yaratan babasının ölümüne uzanan süreçte bahçıvanlık olgusunu katmanlandırıyor ve ölüm ile yaşam arasındaki o tükenmez savaşı bahçenin devinimlerinde yeniden ve yeniden kuruyor. Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov