Hikâye bir kamburun hikâyesi gibi başlasa da, uzun uzun yapılan şehir betimlemelerine sabredip ilerledikçe asıl meselenin bu olmadığını anlıyorsunuz. Victor Hugo, Ortaçağ toplumunun çürümüş ahlakını; kadını bir “günah köprüsü”, ortadan kaldırılması gereken bir nesne gibi gören zihniyeti anlatıyor. Her zamanki gibi ahlak, yine bir kadının bedeni üzerinden tanımlanıyor.
En büyük günahları işleyenin, aynı zamanda günah çıkaran bir rahip olması ise açıklaması olmayan bir çarpıklık. Üstelik bu durum yalnızca geçmişe ait değil; bugün bile tanıdık. İnanç ve ahlak adına verilen hükümlerin nasıl bir adaletsizliğe dönüştüğünü Esmeralda’nın kaderinde açıkça görüyoruz.
Esmeralda’nın Phoebus’a duyduğu duygular, sevginin bedelinin bu kadar ağır olmaması gerektiğini düşündürüyor. Saf bir sevginin, böylesine acı bir sona sürüklenmesi romanın en yaralayıcı yanlarından biri.
Bütün karakterleri tek tek betimleyip özet çıkarmaya gerek yok; çünkü hikâyenin kalbi zaten orada atıyor. Ve elbette Quasimodo… “Ama gözler kör, yüreğiyle bakmalı insan.” cümlesi, onun dış görünüşüne yönelen tüm bakışları ve aslında kimin kusurlu olduğunu o kadar güzel anlatıyor ki. Canım Quasimodo… Üzgünüm. Notre Dame'ın KamburuVictor Hugo