Puan vermedi·216 syf.····Okunma: 26 Ocak 2026 19:55 Roman, imparatorluğun sınır kasabasında görev yapan isimsiz bir hakim etrafında şekillenir. Merkezî otorite, “barbarlar” adı verilen belirsiz bir düşman tehdidini gerekçe göstererek sınırda güvenlik politikalarını sertleştirir. Bu amaçla bölgeye gönderilen askerler, barbar olduğundan şüphelenilen kişileri delil aramaksızın tutuklar, sorgular ve işkenceye maruz bırakır.
Hakim, başlangıçta sistemin parçası ve pasif bir uygulayıcısıdır; ancak gözleri önünde gerçekleşen hukuksuzluklar, işkence, keyfî tutuklamalar ve insan onurunun sistematik ihlali, onun vicdanını harekete geçirir. Özellikle işkence görmüş barbar bir kızla kurduğu ilişki, hakimin adalet anlayışını sorgulamasına vesile olur.
Hakim, imparatorluğun “hukuk” adı altında yürüttüğü uygulamaları eleştirmeye başladığında da bu kez kendisi sanık sandalyesine oturtulur.
Suçu belirsizdir; savunma hakkı tanınmaz; yargılama bile yapılmaz, tutukluluk hali devam ettirilerek keyfi olarak cezası infaz ettirilir.
Roman, bir noktada rollerin tamamen tersine dönmesiyle, hukukun araçsallaştığı bir sistemde herkesin potansiyel mağdur olduğunu göstererek sona erer.
Romanın geneli değerlendirildiğinde şu sual ortaya çıkar:
Hukuk, adalet için mi vardır; yoksa iktidarın sürekliliği için mi kullanılır?
Romanda İmparatorluk olarak adlandırılan ancak hali hazırda dünya genelinde hukuk ve adaletim olmadığı iktidar uygulamalarında;
• Suç önceden tanımlanır,
• Delil aranmaz,
• Yargılama yapılmaz,
• Kararlar önceden verilmiştir.
Bu durum, modern hukukta kanun devleti – hukuk devleti ayrımını hatırlatır. Ortada kanunlar vardır; ancak hukukun özü olan adalet yoktur.
“Barbar” olmak veya iktidarın düşman olarak tanımladığı “öteki” olmak bir hukuki statü değil, bir etikettir.
Bu etiket:
• Kişinin suçlu sayılması için yeterlidir.
• Masumiyet karinesini fiilen ortadan kaldırır.
Bu bağlamda roman, şu soruyu sorar:
Devlet, kimi “tehlikeli” ilan ederse o kişi artık hukukun koruması dışında mıdır? Cevap romanda nettir: Evet.
Albay Joll’un şu yaklaşımı, hukuki açıdan son derece çarpıcıdır:
“Gerçek, beden kırıldığında ortaya çıkar.”
Bu anlayış:
• İşkenceyi delil üretme aracı hâline getirir.
• İtirafı gerçeğin değil, acının ürünü yapar.
Modern ceza hukukunun temel ilkesi olan
“işkence altında alınan beyan delil değildir” ilkesi, romanda bilinçli olarak yok sayılır.
Yargıç, başta:
• Tarafsız,
• Uyumlu,
• Sorgulamayan bir kamu görevlisidir.
Ancak roman, şu gerçeği gösterir:
Tarafsızlık, zulüm karşısında sessizlikse; bu artık tarafsızlık değil, suç ortaklığıdır.
Bu, hukukçular için rahatsız edici ama gerekli bir yüzleşmedir.
Romanda “barbar tehdidi” hiçbir zaman netleşmez. Tehdit:
• Belirsizdir,
• Süreklidir,
• Kendini sürekli yeniden üretir.
Bunun sebebi iktidarın iktidarlığını devam ettirebilmesinin bir yolu olarak görülmesi, halk nezdinde bir düşman varmış gibi gösterilerek halkın iktidarın yanında kalması ve iktidarın yapıp ettiklerinin görmezden gelinmesini sağlama gayesidir.
Barbarları Beklerken, bir hukukçu olarak şu soruları da sorduran bir romandır:
• Hukuk, adaletten koparsa neye dönüşür?
• “Devlet güvenliği” gerekçesi, insan onurunun önüne geçebilir mi?
• Hukukçu, sadece kuralları uygulayan mı olmalıdır; yoksa vicdanı olan biri mi?
Romanın cevabı serttir ama nettir:
Adalet, hukuktan çıkarıldığında geriye sadece düzenlenmiş bir şiddet kalır.