Derviş ve Ölüm, okurken beni hem çok düşündüren hem de içimde bir yerlere dokunan bir roman oldu. Yazar öyle bir dil kurmuş ki, anlatımı sade olup derinliği ile insanın kalbine sessizce sızan bir anlatım sunmuş. Hikâyenin merkezindeki derviş Ahmet Nuruddin’i okurken zaman zaman kendimi onun yerine koydum; çünkü onun yaşadığı o iç çatışma, o suskunlukla haykırma arasındaki sıkışma hissi bana çok tanıdık geldi. Bir yanıyla teslim olup “kader böyleymiş” demek istiyor, diğer yanıyla adalet arayışının ateşi onu sürekli dürtüyor. İçinde hem inanç hem kırgınlık var, hem güven hem şüphe…
Benim için bu romanın en çarpıcı yönü; dışarıda yaşanan olaylardan çok, içeride yaşanan fırtınaları anlatmasıydı. Nuruddin’in her düşünü, her sorgusu, her çaresizliği öylesine derin ki, sanki kendi iç sesimle karşılaşmış gibi hissettim. Bir yanıyla “sabret” diyen bir taraf var, diğer yanıyla “susma, mücadele et” diye haykıran bir taraf. Ve en sonunda insan öyle bir noktaya geliyor ki ne sabrı sabır oluyor ne de mücadelesi içindeki yarayı kapatıyor. O kadar insani, o kadar tanıdık bir his ki…
Derviş ve Ölüm’ü okumak bana şunu öğretti: İnsan ne kadar güçlü görünürse görünsün, aslında en büyük savaşı kendi kalbinin içindedir. Dışarıdaki kötülükle mücadele etmek belki mümkün; ama içindeki şüphe, acı, pişmanlık ve kırıklıkla savaşmak başka bir şey… Romanın her sayfasında bir ağırlık var ama bu ağırlık okuru boğan bir ağırlık değil; aksine insanın kendi gerçeğini kabul etmesini sağlayan bir ağırlık. Yazarın bu kitabı adaletin geciktiği, iyiliğin karşılık bulmadığı, insanın kendi inancıyla bile tartıştığı o çok derin anları müthiş bir gerçeklikle anlatıyor.
İnsanın kendi vicdanıyla konuştuğu, sessizliğin bile bağırdığı, kalbinin karanlık odalarını teker teker açtığı bir roman oldu benim için. Her sayfasında durup düşündüm, kendi içimdeki kırgınlıkları, sabırları, susmaları hatırladım. Keyifli okumalar dilerim.