10/10
·353 syf.··
2026 1. kitabı
·
620 günde okudu
·
Okunma: 27 Ocak 2026 21:29
Bir Dinozorun Anıları, son zamanlarda hatta tüm zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri. Kitap, Mina Urgan’ın 82 yaşında yazdığı anılarından oluşuyor. Kitaba şu cümleyle başlıyor: “Ben yaşlı bir kadınım. Yaşlılar ne yapar? Bir köşeye çekilip anılarını yazarlar. Ben de şimdi öyle yapacağım.” Ve gerçekten Cumhuriyet’in ilk yıllarından 2000’lere kadar yaşadığı, tanık olduğu Türkiye siyasetini ve edebiyat tarihini bilinç akışı şeklinde anlatıyor. Bu sırada birçok konu hakkındaki fikirlerini de satır aralarına sıkıştırıyor. Mina Urgan, Türkiye İşçi Partili, komünist bir kadın. Daha sonrasında da ÖDP’nin kurucu üyelerinden biri oluyor. Falih Rıfkı Atay, Mina Urgan’ın özbabası kadar sevdiği üvey babasıymış. Annesi Refika Hanım da şahsına münhasır, çok güçlü bir karaktermiş; anladığım kadarıyla. Nazım Hikmet’ten Oğuz Atay’a, Halide Edip Adıvar’dan Necip Fazıl Kısakürek’e, Behice Boran’dan Mustafa Kemal’e kadar birçok kişiyle olan iletişimlerini ve anılarını anlatıyor. Kitabı elime alınca bırakmak istemediğim, bırakınca da okumayı unuttuğum değişik bir süreç yaşattı bana. Sonlara doğru okuması gittikçe güçleşti; çünkü 6–7 Eylül Olayları, 27 Mayıs Darbesi, 12 Eylül Darbesi, Struma Gemisi, 77 İşçi Bayramı gibi okuması zor anılardan bahsediyor son bölümde. Dili sade ama Türkçeyi de olabildiğince iyi kullanan bir yazar olduğu aşikâr. Kitabın birçok yerinde sesli bir şekilde kahkaha attım, birçok yerinde de inanılmaz üzüldüm. Benim yaşlanma fobime iyi gelen bir kitap oldu. Çünkü yaşlılığı hep işe yaramazlık olarak görürdüm ama Mina Urgan, ne kadar havalı bir yaşlı olunabileceğini bu kitapta bana gösterdi. Kitapta beni etkileyen, aklımda kalan eleştirilerinden biri annesi Refika’nın evlilik hakkındaki düşünceleriydi. Refika’ya göre bir kadın sırf maddi konfor için bir adamla evli kalıyorsa, o kadın fahişelik yapıyordur. Bazı kadınlar vardır, flörtleşmeyi severler; onları da onaylamaz Refika ama en fazla “çapkın kadın” der. Fakat sadece para için, sevginin, saygının, aşkın bittiği bir evliliğin içinde kalan kadın, çapkın kadından daha kötüdür. Bir başka hoşuma giden eleştirisi de kendine ve kendi gibi sol cenaptaki insanlara yönelikti. Cumhuriyet’in aydın insanlarının birçoğunun Anadolu’yu tanımadığını, hatta İstanbul’dan ötesini bilmediğini söyler. Bu da hoşuma gitti. Zaten birçok konuda çok doğru tespitler yaptığını ve bunu açık yüreklilikle dile getirdiğini gördüm. Necip Fazıl hakkında, ilk başlarda bizim gibi sol cenahta takılırken daha sonra gözündeki tik nedeniyle —hiçbir doktorun çare bulamadığı— bir hocaya gittiğini, o hoca sayesinde tikinden kurtulduğunu ve sonrasında da bilinen Necip Fazıl ideolojisine kavuştuğunu anlatır. Onu omurgasız bir adam olmakla suçlar. Zaten kitapta çok az kişi hakkında olumsuz konuşur; bunlardan biri de Necip Fazıl’dır. Halide Edip Adıvar için de çok iyi, sevecen şeyler söylemez. Halide Edip’i ilk kez çocukken gördüğünü ve o zaman çok bir fikrinin olmadığını söyler. Daha sonrasında ise Halide Edip’in Atatürk’ten küsüp yurt dışına yerleştiğini, sonra da açılan üniversitelere getirilip tepeden İngiliz Filolojisi Başkanlığı’na konmasını eleştirir. Onu mesleğinde yeterli bulmaz ve onun altında çalışırken mobbinge uğradığını anlatır. Yine de Halide Edip’in, çok zor bir durumdayken hiç beklemediği bir şekilde yardım ettiğini ve hayatını kurtardığını söyler. Halide Edip’in geçimsiz bir kadın olduğunu, eşi Adnan Adıvar’ın ise son derece kibar bir adam olduğunu anlatır. Mina Urgan’ın soy ismini Necip Fazıl vermiştir. Bu bilgi bana çok ilginç gelmişti. Cumhuriyet yıllarında Soyadı Kanunu çıktığında herkesin kendi soyadını alma hakkı varmış; kadın–erkek farkı olmadan. Mina Urgan da kendi soyadını almaya karar vermiş fakat uygun bir soyadı bulamıyormuş. “U” harfinin fonetiğini sevdiği için “U” harfiyle başlayan bir soyadı istiyormuş. Tam bu noktada Necip Fazıl ona, “Soyadın Urgan olsun,” demiş. Mina Hanım da “Urgan ne demek?” diye sormuş. Necip Fazıl, Anadolu’da halata verilen isim olduğunu söylemiş ve eklemiş: “Senin gibi komünistlerin sonu nasılsa urgan olacak, o yüzden bu soyadı sana çok yakışır,” diyerek kahkaha atmış. Mina Urgan da onun dalga geçtiği bu şeyi aslında çok beğenmiş ve Urgan soyadını almış. Mina Urgan, hep çalışmak ve ailesine bakmak zorunda olduğu için ev işi yapmamış; bulaşık yıkamayı bile 40 yaşından sonra öğrenmiş. O çalışıp çocuklarının, annesinin ve dadısının geçimini sağlamış. Annesi ve dadısı da ona evde hiçbir iş yaptırmamış. Pantolon giyip sigara içtiği için de evde ona “küçük bey” diyorlarmış. Sonuç olarak Bir Dinozorun Anıları, yalnızca bir hatıra kitabı değil; Türkiye’nin siyasal, kültürel ve edebi hafızasına içeriden tutulmuş cesur bir ayna. Mina Urgan, kendisini parlatma ya da geçmişi idealize etme derdine düşmeden; çelişkileriyle, öfkeleriyle, zaaflarıyla ve kahkahalarıyla yaşadığı dönemi anlatır. En kıymetli yanı da tam burada ortaya çıkar: Okura “doğruyu” öğretmeye değil, düşünmeye alan açmaya çalışır. Yaşlılığı bir kenara çekilme hâli değil, sözünü sakınmadan söyleme cesareti olarak kurar. Kimi zaman güldüren, kimi zaman insanın boğazını düğümleyen bu anlatı; hem bir kuşağın tanıklığı hem de bugüne bırakılmış güçlü bir entelektüel mirastır. Mina Urgan’ın sesi, yaş almanın eksilmek değil, derinleşmek olabileceğini hatırlatır.
Bir Dinozorun AnılarıMina Urgan · Yapı Kredi Yayınları · 202214,3bin okunma
·
67 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.