Serenad
Serenad’dan ne zaman bahsedilse “mükemmeldi, çok güzeldi” gibi yorumlar duyunca, bu kitabı uygun fiyata bulur bulmaz aldım. Çok fazla övülen bir kitabın hayal kırıklığını yaşamadığım için de çok sevindim doğrusu. Roman, toplumsal ve siyasi baskılar yüzünden kendi ismini kullanamayan dört ayrı kadının hikâyesini anlatıyor.
Kitabı okurken ilk defa duyduğunuz ve bizim coğrafyamızda yaşanmış olan bir konuyu öğreniyorsunuz: Struma. Nazi Almanyası’nın insanlara yaşattığı bir acının hikâyesi daha… Bu hikâyeyi, kitap boyunca Maya ile Max’in birbirini her geçen gün daha da tanımasıyla öğreniyoruz. Sayfalarda ilerlerken yalnızca bu hikâyeyi değil, aynı zamanda bizim coğrafyamızda gerçekleşmiş olan “Ermeni Soykırımı(!)” ve “Mavi Alay” olaylarını da okuyoruz. Maya’nın ailesinin köklerini anlatarak, bu topraklarda kimsenin saf Türk olmadığını, hepimizin Türkiye’li olduğunu ve bunun başlıca sebebinin Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı niteliğinde olduğumuz yönündeki düşüncelerini belirtiyor Livaneli.
Kadınların hikâyelerindeki ortak temayı, kendi siyasi görüşlerini anlatmak için kullanmış yazar. Her hikâyede okuyucuya suçlu olarak devleti seçtirmeyi amaçlamış. Çok sık şu düşünceyi vurguluyor: “Hiçbir iktidar masum değildir, bazılarının geçmişi daha temizdir sadece.”
Klasik romanların birçoğunda olduğu gibi bir aşk hikâyesinin altında gizli bir şekilde fikirlerini belirtmeye çalıştığı bir roman olsaydı, bu eseri daha çok sevebilirdim. Ama bence bu aşk hikâyesi, yazarın görüşlerinin altında ezilmiş. Evet, belki yazar hikâyeye ara verip doğrudan kendi fikirlerini söylemiyor ama karakterlerin her konuşması aynı noktayı tekrar tekrar eleştiriyor. Bu yüzden hikâyeden kopup derin düşüncelere dalıyor, yazarın fikirlerini değerlendirmeye başlıyorsunuz.
Bu olumsuz eleştirilerime rağmen romanın Maya tarafından anlatılırken hem bugüne hem de geçmişe ışık tutulmasını çok sevdim. Ayrıca kendime ters düştüğümü bilsem de, yazarın beni bu denli “biz” hakkında düşündürmesine bayıldığımı söylemem gerek.
Bizi yani hem şu anki hem de geçmişteki Türkiye coğrafyasının siyasi ve toplumsal yönden nasıl etkilediğini okumak ve yorumlamak zevkliydi. Başka bir ülkenin değil de kendi ülkemizin sorunlarını, özetle bildiğim ve yaşadığım meseleleri Livaneli’nin gözünden görmek güzeldi.
Her ne kadar her görüşüne katılmasam da –ki bu zaten mümkün olamaz– fikirlerini açıkça dile getirme cesaretini bulduğu için yazarı takdir ediyorum. Ve bu tarz olan ama bölücü olmayan başka eserlere de ihtiyacımız olduğunu belirterek bitirmek istiyorum