Puan vermedi·392 syf.····Okunma: 28 Ocak 2026 09:05 “Yazmayı seviyordu; yazarlıktan başka yapmak istediği bir şey yoktu. Ama o yıllarda bir kadının kitap bastırması zorken, kitabının toplumca ciddiye alınması daha da zordu.”
Steventon köyünde, 16 Aralık 1775 tarihinde, ailenin yedinci çocuğu ve ikinci kızı olarak dünyaya gelen Jane Austen’ın babası papazdı; annesi Cassandra ise şiire meraklı bir hanımdı. Hatta kendisi de bir şeyler karalardı.
Jane’in hayatından biraz bahsedecek olursak; ailesi özellikle kızların okumasını istiyordu. Elbette bunun için para gerekliydi. Bu yüzden evin onlara kalan odalarını erkek öğrencilere tahsis ettiler. Jane ile kız kardeşini Oxford’da yatılı bir okula gönderdiler. Ancak Jane okulu asla sevmedi. Buradan bir kaçış olarak kitaplara sığındı. Eline ne geçerse okudu ve köyünü çok özledi. Bu sırada humma hastalığına yakalanıp köye döndü. Burada kaldığı süreçte yine kitap okudu, aile içinde tiyatrolar yazdı. Bunlar onun için ilk denemelerdi. Babası, yazmaya hevesli olduğunu fark edip ona bir defter aldı. Jane, henüz 16 yaşındayken defteri tamamen doldurdu ve bu durum babası George’u haliyle çok etkiledi. Bundan sonra aile içinde “yazar” unvanını hak etti ve öyle anıldı.
Jane, dans gecelerinin müdavimlerinden biriydi; ancak yaşıtları gibi süslü püslü giyinmeyi, naz niyaz etmeyi sevmezdi. Zaten yakın çevresindekiler tarafından asık suratlı, inatçı ve kibirli olarak biliniyordu. Hayatının tek aşkıyla da bu balo gecelerinde tanıştı: İrlandalı bir genç olan Tom Lefroy ile. Yalnızca üç kez görüştüler ve bir daha hiç karşılaşmadılar. Kim bilir, belki de romanlarında genç kızların kalbini çalan erkeklerin çoğu Tom’dan izler taşıyordur. Bu durumdan sonra Jane kendini iyice edebiyata verdi. Kimseyle evlenmedi; evliliği reddetti. Sadece çok kısa süren bir evlilik hayatı oldu, o kadar. Yaşamının geri kalanını kitaplarla ve yazarak geçirdi.
Babası öldükten sonra maddi zorluklar yaşadı. Abisi Henry, en azından yazdıklarını satıp geçimini sağlamasını önerdi. Northanger Manastırı bu niyetle yayınevlerine götürüldü; ancak hiçbir yayınevi kitabı basmak istemedi. Yalnızca 10 pound karşılığında yayımlayabileceklerini söylediler. Bu para Jane’in üç aylık geçim parasıydı. Kimsenin basmak istemediği kitabın yayımlanmasını o da istemedi. Bunun üzerine sandığından çıkardığı Akıl ve Tutku romanı yayımlandı. Parayı abisi Henry ödedi. Tarih 31 Ekim 1811’di. Ancak kitabın kapağında yalnızca “Bir Kadından” ibaresi yer alıyordu. Şüphesiz bunda kadınlara yönelik baskının payı vardı. Diğer yandan Jane Austen, bir yazar olarak bilinmekten de çekiniyordu. Buna rağmen sonuç beklenenden çok daha iyi oldu. Akıl ve Tutku kısa sürede tükendi, yazara iyi bir gelir sağladı. Üstelik eleştiriler de oldukça olumluydu.
Gelelim Akıl ve Tutku romanına… Roman, biri on yedi yaşında Marianne, diğeri on dokuz yaşında Elinor adlı iki kız kardeşin aşk deneyimlerini; bu süreçte neler yaşadıklarını, neler çektiklerini ve en önemlisi nasıl sonuçlandığını anlatır. Bu iki kız kardeş, birbirinden tamamen farklı mizaca sahiptir. Elinor akıllı, sağduyulu bir kızdır. İçgüdüleri; hata yapmamak, sorun çıkarmamak, imkânlarını ve haddini bilmek, açık vermemek, gururunu ve itibarını korumak, usul ve adabı gözetmek üzerine kuruludur.
Küçük kız kardeş Marianne ise ablasının tam tersidir. Biraz haylaz, kural tanımaz; kulağı duygularındadır, zapt edilmesi zor bir kızdır. Tabii bugünkü anlamıyla bir umursamazlık değildir bu. Başkalarının ne dediği, onu ne kadar ayıpladığı umurunda değildir. Aynı zamanda dürüsttür. Hem korkutan hem de hayran bırakan bir yanı vardır. Elinor “formların” kızıysa, Marianne serbestliğin kızıdır.
Yazar, Elinor karakterini kendine daha yakın hissetmiş ve düşüncelerini onun üzerinden vermiş gibidir. Ya da belki de bir karakter için aşk o kadar önemli bir mesele değildir. Olayları daha çok Elinor’un gözünden anlatırız. Onun açısından değerlendiririz yaşananları. Ancak bir süre sonra bu anlatıcı rolünü başka bir karakter devralınca, Elinor’a hak verdiğimiz pek çok şey boşa çıkmış gibi olur. Diğer karakterlere de yer yer hak verebiliriz. Yalnız Willoughby karakterinin açıklamalarını, tavrını ve Marianne’e yaptıklarını ben affedemedim. Kendini anlatmış olsa da haklı bulamadım. Neyse ki Marianne de ondan kurtuldu zaten. Elinor’un Edward’ı beklemesini ise bir talihsizlik olarak gördüm. Buradaki aşk kurgusu Elizabeth ve Darcy kadar mükemmel değildi; sanki bir aşk yaşanmalıydı ve yaşandı, bitti. Güzel olan taraf ise temanın daha çok aile üzerine kurulmuş olmasıdır. Manik bir aşk yaşayan bir kız kardeşe sahip abla olmak, öyle bir kıza anne olmak ve onu aynı sadakatle, inancını kaybetmeden, şüphe duymadan desteklemek… Romanın asıl dersi de budur. Kaçımız böyle bir aşka kapılıp şuursuzca hareket eden bir çocuğa inanırız? Marianne’in annesi gibi ona güvenebilir miyiz; ne yaptığını bildiğine, yanlış bir şey yapmayacağına inanabilir miyiz? Ya da abla Elinor kadar yanında durup aşk hikâyelerini dinleyecek kadar sabırlı olabilir miyiz? :)
Klasik bir Jane Austen kalemi. En iyi kurgularından biri. Elbette tavsiye ediyorum.