Zebercet’in Sessiz İntiharı ve Yaşayamama Sancısı
9/10
·128 syf.··
2019 5. kitabı
Yıllar önce okuduğum bir kitaba yıllar sonra inceleme yazma “hadsizliğimin” bir sebebi var muhakkak! Yusuf Atılgan, Türk edebiyatında modern bireyin iç dünyasındaki depremleri, sessiz ama derinden gelen bir üslupla anlatan bir ustadır. Aylak Adam’da C. ile şehirli, entelektüel bir yabancılaşmayı izlerken; Anayurt Oteli’nde Zebercet ile taşranın kasvetli, durağan ve patolojik yalnızlığına hapsoluruz. Atılgan, karakterlerini sadece fiziksel hareketleriyle değil, bilinçaltlarındaki takıntılarla kurar. Onun dili, karakterin ruh halini yansıtacak şekilde bazen kopuk, bazen takıntılıdır. Berna Moran, Atılgan’ın bu başarısını şu cümlelerle vurgular: "Yusuf Atılgan, karakterin iç dünyasını dış dünyadaki nesneler ve olaylar aracılığıyla yansıtmakta, okuru karakterin ruhsal karmaşasının içine doğrudan çekmektedir." Not: Burdan sonrası “kitaptaki imgelere dikkat et dediğim” dediğim arkadaşıma ithafen yazılmıştır. Roman, sadece bir otel katibinin hikayesi değil; bastırılmış cinselliğin, geçmişin hayaletlerinin ve "bekleyişin" trajedisidir. İmgeler: Geciken Kadın İvmesi: Ankara treniyle gelip otelde bir gece kalan ve "bir gün döneceğini" söyleyen o meçhul kadın, Zebercet için bir umut değil, yıkımın tetikleyicisidir. Moran’a göre bu kadın, Zebercet’in hayata tutunma çabasının son kırıntısıdır. Otel İvmesi: Anayurt Oteli, aslında Zebercet’in zihinsel hapishanesidir. Dış dünyaya kapalı, rutinlerin içinde boğulan bu mekan, Türk toplumundaki taşra sıkıntısının mekansal karşılığıdır. Bıyık ve Kimlik: Zebercet’in bıyıklarını kesmesi, aslında kendi kimliğini yok etme ve bir "hiçliğe" bürünme çabasıdır. Ayna imgesiyle birleşen bu eylem, karakterin parçalanmış benliğini simgeler. İktidarın Karanlık Yüzü ve Ortalıkçı Kadın Romanın en sarsıcı katmanı, Zebercet’in ortalıkçı kadınla olan "ilişkisidir". Moran’a göre bu kadın, Zebercet’in dünyasında bir özneden ziyade, üzerine her türlü tahakkümün kurulabileceği bir nesnedir. "Zebercet için ortalıkçı kadın, otelin eşyalarından biri gibidir; varlığına alışılmış, kişiliği olmayan ve üzerinde her türlü tasarrufun kolayca yapılabileceği bir araçtır." Kadını uykusunda boğması, aslında hayatı üzerinde kuramadığı o iktidarı "ölüm" üzerinde kurma çabasıdır. Bu cinayetle birlikte Zebercet, dış dünya ile olan son ve en hastalıklı bağını da koparır. Artık ne üzerinde hakimiyet kuracağı bir gölge ne de onay alacağı bir varlık kalmıştır. Zamanın Mekanik Ağırlığı ve Rutin Anayurt Oteli’nde zaman, akıp giden bir nehir değil; Zebercet’i ezen bir çarktır. Berna Moran, romandaki tren saatlerinin, otel kayıtlarının ve tekrarlanan günlük işlerin altını çizer. Bu "mekanik zaman", Zebercet’in içindeki boşluğu doldurmaya yarayan bir savunma mekanizmasıdır. Tren saati geçtiğinde veya rutin bozulduğunda, Zebercet’in varoluşu da çatırdamaya başlar. Zaman onun için bir ilerleme değil, sonu belli bir geri sayımın tıkırtısıdır. Aylak Adam’dan Anayurt Oteli’ne: Aylak Adam’daki C., hayatı bir oyun gibi görürken ve "tutunacak bir dal" ararken aktiftir. Ancak Zebercet pasiftir. C. şehirden kaçarken, Zebercet otelin içine, yani kendi karanlığına kaçar. Moran’ın ifadesiyle; "Aylak Adam’da bireyin toplumla çatışması varken, Anayurt Oteli’nde bireyin kendi doğasıyla, içindeki 'öteki' ile olan yıkıcı savaşı vardır." Tutunacak bir dal demişken Oğuzcuğum Atay’a Selim’e Turgut’a hatta Hikmet’e değinmeden olmaz: Bir Madalyonun İki Yüzü: Zebercet ve Selim Işık Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay, aynı ruhsal boşluğun farklı dilleridir. Berna Moran’ın perspektifinden baktığımızda, bu iki yazarın "tutunamayan" karakterleri arasında çok keskin bir akrabalık görürüz; ancak bu akrabalık zıtlıklardan beslenir. Entelektüel vs. Taşralı Yalnızlık: Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı (Selim Işık, Hikmet Benol ve Turgut Özben), yalnızlıklarını ansiklopedilerle, ironiyle ve bitmek bilmeyen iç monologlarla "sesli" yaşarlar. Yusuf Atılgan’ın Zebercet’i ise "sessizdir". Selim Işık kelimelerin altında ezilirken, Zebercet kelimesizliğin altında boğulur. İroni ve Trajedi: Oğuz Atay, bireyin trajedisini ironi ve oyun (Oyunlarla Yaşayanlar) ile hafifletmeye çalışır. Atılgan’da ise ironiye yer yoktur; orada sadece saf, katı ve çıplak bir gerçeklik vardır. Moran’ın ifadesiyle; "Atay’ın karakterleri dünyayı anlamlandırmak için dışarıya taşarken, Atılgan’ın karakterleri (Zebercet gibi) anlamdan kaçmak için kendi içlerine, odalarına ve otellerine kapanırlar." Varoluşçu Sancı: Her iki yazar da karakterlerini bir "hiçliğin" eşiğine getirir. Selim Işık bu hiçliği bir "tutunamama" felsefesine dönüştürür; Zebercet ise bu hiçliği bir "yok olma" eylemine (intihar) taşır. İkisi de toplumun dayattığı rolleri reddeder; biri bunu alay ederek, diğeri ise bu rolleri tamamen terk ederek yapar. Sonuç: Bir "Hiçlik" Provası Zebercet, intiharından önce en iyi elbisesini giydiğinde aslında bir törene hazırlanmaktadır: Kendi yok oluşunun törenine. Yusuf Atılgan bize şunu gösterir; bir otel odasında unutulan sadece valizler değildir; bazen bir insanın ruhu o odada çoktan çürümüştür. Eğer bu kitabı okuduysanız, artık "geciken Ankara treni" sizin için sadece bir ulaşım aracı olmayacak; bekleyişin o korkunç, sessiz ağırlığı olacaktır. Kitabı okuduktan sonra filmini de izlemenizi tavsiye ediyorum. “Eski filmleri” sevmeyen arkadaşlarda izlesin! Ömer Kavur’un Gözünden Anayurt Oteli 1987 yapımı film, bu edebi derinliği sinematografik bir şölene dönüştürür. Macit Koper’in (çok severim kendisini) hayat verdiği Zebercet, kelimelerin bittiği yerde bakışlarıyla konuşur. Ömer Kavur, oteli bir hapishaneye dönüştürerek taşra sıkıntısını ve "mekanik zamanı" saat tik-taklarıyla iliklerimize kadar hissettirir. Film, romanın o tekinsiz ruhunu görsel bir çığlığa dönüştürür. Okuyun, izleyin, düşünün ve hep yaşayın. Varoluş sancılarıyla kıvrım kıvrım kıvranın ama YAŞAYIN! Yaşayın deyince aklıma Nazım Hikmet geldi. incelememi bitiremiyorum sayın okur, kusura bakma: Nazım Hikmet’in o meşhur "Yaşamaya Dair" şiirindeki o sarsıcı "Yaşadım!" haykırışı, aslında Zebercet’in yaşadığı o "ölü" hayatın tam zıddıdır. Zebercet otelde beklerken çürürken, Nazım hapiste "yaşamak" üzerine bir manifesto yazar. İşte bu zıtlığı da harmanlayarak, incelemeyi son bir vuruşla epik bir finale taşıyalım: Zebercet’in Çıkmazı vs. Nazım’ın Umudu: "Yaşadım" İncelemeyi bitirirken(bu sefer inşallah) akla Nazım Hikmet’in o devrimci iyimserliği gelir. Nazım, "Yaşadım diyebilmen için..." diye başlar ve hayatı ciddiye almanın, bir sincap gibi mesela, dışarıdaki hayatla bağ kurmanın kutsallığından bahseder. "Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin..." Zebercet’in Trajedisi Buradadır: Zebercet, Nazım’ın şiirinde anlattığı "yaşamayı ciddiye alma" eylemini gerçekleştiremez. O, zeytin dikmek yerine, kendi köklerini kurutmayı seçer. Nazım’ın "Yaşadım" diyebilmek için sunduğu o geniş, coşkulu ve toplumsal alan; Zebercet’in dünyasında dar bir otel koridoruna, rutubetli bir odaya ve bir cinayete sıkışmıştır. Nazım için yaşamak, "bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine" bir eylemdir. Zebercet ise ne tek başına hürdür, ne de kimseyle kardeşçe bağ kurabilir. Onun "yaşadım" dediği yer, aslında "öldüm" dediği yerdir. Benden bu kadar sevgili okur, Allah’a emanetsin!
Anayurt OteliYusuf Atılgan · Can Yayınları · 202337bin okunma
164 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.