Finlandiya, Finlilerin kendi deyimiyle on bin göl ülkesi. Orada doğa yaşayan, hisseden bir varlık gibi ele alınıyor. Ağaçların, nehirlerin, dağların ve taşların, hatta bizim cansız dediğimiz nesnelerin bile bir ruhu olduğuna inanılıyor. İçki karıştırma küreğinin bile bir ruhu var; kanın ve damarların bile perileri var. Bunları okurken ister istemez eski Sibirya halklarını ve Proto-Türk inançlarını düşündüm. Yaşayış biçimleri birbirine çok benziyor. Bugünden bakınca bazı adetler tuhaf gelse de tehlike algıları, özellikle soğukla kurdukları ilişki ve annelerin aile içindeki belirleyici gücü bana çok çarpıcı geldi.
19.yüzyılda yapılan karşılaştırmalı filoloji ve mitoloji çalışmalarının da bu benzerlikleri dil üzerinden desteklediğini okuyoruz. Fince bir Hint-Avrupa dili değil; Ural-Altay dil ailesine ait ve bu yüzden Avrupa’nın ortasında oldukça ayrıksı bir yerde duruyor. Finliler Orta Çağ Avrupa’sında son pagan halk olarak anılıyormuş. Kalevala destanı da bu yüzden sadece bir destan değil; Hristiyanlığın baskısına rağmen ayakta kalmış güçlü bir pagan hafızası gibi okunuyor. Yazar da bu yorumu özellikle vurguluyor.
Zaten bu mitolojik dünyanın Tolkien üzerindeki etkisi saklanan bir şey değil. Tolkien bunu açıkça söylüyor. Orta Dünya’yı kurarken pek çok farklı mitolojiden yararlandığını ama Fin mitolojisinin zihninde özel bir yere sahip olduğunu anlatıyor. Dil yaratma sürecinde Fince’den etkilendiğini, Quenya’nın sesi ve yapısının bunun en net örneği olduğunu kendi ifadeleriyle dile getiriyor.
Kitabın içindeki taslaklarda Tolkien’in kendi el yazısını görmek benim için ayrıca çok değerliydi. İsimlerin üzerini çizip, anlam yerine oturana ve bir tarih hissi oluşana kadar defalarca değiştirdiğini görmek, yaptığı işi basit bir hikâye yazmaktan çok daha öte bir yerde konumlandırdığını gösteriyor. O, gerçekten yaşayan bir mitoloji yaratmaya çalıştığını hissettiriyor.
Fin mitolojisini Kalevala’dan ayrı düşünmek zaten mümkün değil. Elias Lönnrot’un derlediği bu destan, Finlandiya’nın kültürel uyanışında ve bağımsızlık sürecinde çok önemli bir rol oynamış.
Finlerin en yakın akrabaları, dilleri de oldukça yakın olan Estonyalılar. Bunun dışında Fince, çağdaş Avrupa’da hâlâ farklı bir yerde duruyor. Macarca ile uzak bir akrabalığı, Türkçe ile ise dolaylı ama tamamen kopuk olmayan bir bağlantısı olduğunu okumak da bu metni benim için daha ilgi çekici hâle getirdi.
Kitabı okurken bende ilginç bir durum oldu. Hikâyeyi okuduğumda, tamamlanmamışlık hissi yüzünden içimde bir boşluk kaldı. Ama hikâyeden sonra anlatılan yaratım sürecini okumak, beklemediğim şekilde beni çok daha fazla içine çekti. Fin mitolojisi hakkında büyük bir merak duymama, bu konu üzerine araştırma yapmama ve daha fazla şey okumama neden oldu.
Sonradan fark ettim ki benim hatam önce hikâyeyi okumaktı. Şimdi dönüp baktığımda, önce bilgilendirici kısmı okumanın metni çok daha anlamlı kıldığını düşünüyorum. Çünkü o zaman anlatı, yalnızca yarım kalmış bir hikâye gibi değil; Túrin Turambar’ın atası olan Kullervo’nun son derece trajik hikâyesi ve aynı zamanda Orta Dünya’nın yaratım sürecinin başlangıcı olarak zihnimde yerine oturuyor.
Kullervo'nun Hikayesi