Puan vermedi·256 syf.····Okunma: 23 Ocak 2026 22:00 Edebiyat topluluğumuz için seçtiğimiz kitaplardan biri olan Yevgeny Zamyatin’in Biz adlı eseri, aslında yazarın kendi yaşam koşullarını ve tanıklık ettiği rejimi açık biçimde ortaya koyan bir nitelik taşıyor . Eserin en çarpıcı özelliklerinden biri, distopya türünün ilk örneklerinden biri olarak kabul edilmesi.
Zamyatin, 1884 doğumlu bir Rus yazardır ve Biz’i 1920 yılında kaleme alır. Ancak eser, Rusya’da yasaklanır; ilk kez 1924’te İngiltere’de yayımlanır ve yayımlandığı anda büyük bir yankı uyandırır. Dönemin koşullarını düşündüğümüzde, 1920’ler Rusyası’nı az çok bilen herkes bunun nedenini anlayabilir. Tam da böyle bir rejimde yaşamaya çalışan bir bireyin gözünden, totaliter sistemlerin insanların duygu, düşünce, özgürlük ve bireyselleşme alanlarına nasıl büyük bir set çektiğini net biçimde görürüz.
Kitabın dili oldukça realist ve teknik bir kurguya sahiptir. Beni özellikle etkileyen unsurlardan biri, yazarın saatlere, sayılara ve geometrik şekillere olan takıntısı oldu. Saatler genellikle 14.20, 15.00 gibi kesin zamanlarla verilir; her şey sistematik, düzenli ve matematiksel bir yapı içindedir. Bu düzen, kitabın dünyasının ne kadar mekanik olduğunu güçlü biçimde hissettirir.
Eser, yaşadığı dönemin çok ötesinde bir toplum yapısını kurgular. “Antik Çağlar” ifadesiyle aslında bizim modern dünyamıza gönderme yapılır ve bu modern dünyaya karşı güçlü bir yabancılaşma söz konusudur. Makinelerin, sayıların ve rakamların hüküm sürdüğü bir dünya hayal etmemiz istenir.
Olay örgüsü çok belirgin olmasa da, kitap boyunca karakterlerin içsel yolculuklarına tanık oluruz. Ana karakterimiz D-503, bir başmühendis olarak karşımıza çıkar. Sisteme sadık, kurallara mutlak itaat eden, onları çiğnemekten büyük korku ve endişe duyan biri… Adeta bu distopyanın ideal öğrencisi gibidir. Ancak özellikle karşılaştığı insanlar ve âşık olduğu kadın aracılığıyla, D-503’ün dünyasında bir kırılma başlar. Bu ilişki, onun değişim ve dönüşümünü bir umut ihtimali olarak sunar.
Ne var ki kitap, devrimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda net bir öğretide bulunmaz. Asıl vurgu, totaliter rejimlerin bireyselleşmenin önündeki en büyük engel olduğu gerçeğidir.
Yazım dili açısından kitabı yorucu bulmadım; ancak çok büyük beklentilerle okunmaması gerektiğini düşünüyorum. Eseri, özellikle 1920 Rusyası’nın siyasal ve toplumsal koşullarıyla birlikte değerlendirdiğimizde çok daha anlamlı bir yere oturuyor.
Felsefi açıdan da oldukça zengin bir metin:
Platon’un Devlet’ine, Nietzsche’nin birey anlayışına ve Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’ne göndermeler görmek mümkün. Aynı zamanda modern insanın özgürlük ve bireyselleşme sancılarını da güçlü biçimde yansıtıyor.
Benim için bu kitap, ilk distopya deneyimini distopyanın ilk örneklerinden biriyle yaşamak açısından çok kıymetliydi. Yazarı ve eseri gerçekten beğendim.
Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar diliyorum. Umarım spoiler vermemişimdir.
Başka bir kitapta buluşmak üzere.