·187 syf.····Okunma: 30 Ocak 2026 10:14 Kiraz Çiçeği Kolonyası bende sessizce yer eden kitaplardan biri oldu. Bitirdiğimde büyük bir olayın etkisiyle değil, küçük ama derin bir duyguyla kapattım kitabı. Sanki birinin hayatına usulca misafir olmuşum da çıkarken üzerime bir koku sinmiş gibi… Kolonya kokusu gibi; tanıdık, koruyucu ve kalıcı.
Hikâye, Yozgat’ta yaşayan lise öğrencisi Servet ve ailesi etrafında şekilleniyor. Servet yazmayı seven, içine kapanık ama içi hayallerle dolu bir genç. Annesi Reşide’nin saf, koruyucu ve sarsılmaz sevgisi; bozkırın ortasında, etliye sütlüye karışmadan yaşayan, sessizliğiyle var olan babası Mecit Efendi… Evde söylenmeyen ama herkesin bildiği bir yoksulluk ve buna rağmen masumiyetiyle ayakta duran bir aile hâli.
Servet’in hayatındaki en güçlü yoldaşlardan biri Satı. Arkadaşlıktan öte, kader ortaklığı bu. Aynı sıralarda oturan, aynı matematik sorularına takılan, aynı hayallerin peşinden içten içe yürüyen iki genç.
Okulda ise Belgin Öğretmen var. Sistemin kalıplarına sığmayan, sadece ders anlatmayan; düşünen, sorgulayan, edebiyatı ve sanatı seven çocukların arkasında durmayı bilen gerçek bir öğretmen. Servet ve Satı gibi sanata, edebiyata vurgun kısacası yetenekleri farklı olan ama ruhu sayılara sığmayan gençleri anlayabilen ender insanlardan.
Beni en çok etkileyen şey, hikâyenin gösterişsizliği oldu. Ne acıyı büyütme derdi var ne de umut pazarlama çabası. Hayat olduğu gibi anlatılıyor. Karakterlerin hiçbiri kusursuz değil ama hepsi çok tanıdık. Bu yüzden okurken yer yer bir roman değil de birinin gerçek hayatını okuyormuşum gibi hissettim.
Cankız karakteri ise kitap boyunca beni en çok sıkan ama en çok da düşündüren kişilerden biri oldu. Bitmek bilmeyen dedikoduları, insanların hayatlarını dillerine dolayan konuşmaları, o dar çevreyi daha da daraltan tavrı çoğu zaman içimi bunaltırken; hikâyenin sonunda gösterdiği tek ve beklenmedik vefa, bütün o olumsuzluğu tek bir anda başka bir yere taşıdı. İşte tam da bu yüzden, Cankız romanın unutulmazları arasına yerleşti benim için. Çünkü bazı insanlar bütün bir ömür değil, tek bir doğru anda yaptıklarıyla hatırlanıyor.
Mustafa Çiftçi’nin dili çok samimi. Yerel kelimeler, Yozgat’a özgü deyimler, bozkırın sert ama şefkatli tonu öykülerinde olduğu gibi romanını da her yerine sinmiş. Sayfalar ilerledikçe öykülerinden tanıdığımız o mekânları da insanları da görmek kavuşma hissi barındırıyor. Kitap bittiğinde akılda kalan şey olaylar değil, hisler oluyor.
Bana şunu düşündürdü bu kitap: Gitmek her zaman kurtuluş, kalmak her zaman çaresizlik değil. Bazen insan olduğu yerde kalarak da direniyor. Kiraz Çiçeği Kolonyası benim için tam olarak böyle bir hikâye oldu; sessiz, sade ama geçip gitmeyen.