·84 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Ocak 2026 17:53 Bu kitabı bitirdiğimde içimde garip bir sessizlik kaldı. Hani biri anlatır da sen cevap vermeden dinlersin ya tam öyle. Okurken sayfalarla aramda mesafe yoktu sanki anlatılanlar bir yerlerden tanıdıktı ama adını koyamıyordum. Büyük laflar etmiyor kitap yüksek sesle bağırmıyor. Daha çok usul usul konuşuyor. Ama işin ilginci bazı cümleler insanın içine yerleşip kolay kolay çıkmıyor.
Mesela şu satır “Normal şeylerin sıkıcı bulunduğu bir devre denk geldik sanırım. Müthiş bir oburluk çağı.” Bunu okuduğumda ister istemez etrafa bakıyorsun. Her şeyin fazlasını isteyen duyguları bile hızlı tüketen bir halimiz var. Sevgi bile yetmiyor artık daha fazlası daha yoğun olanı aranıyor. Ama kimse sormuyor. Bu kadar tüketilen şeyin hangisi gerçekten bize ait kalıyor? Burada küçük bir nasihat bırakmak istiyorum. Her şeye aynı hızla sarılmak hepsini aynı hızla kaybetmenin de yolunu açıyor.
Kitapta sevgi çok sade anlatılıyor ama bir o kadar da kırılgan. “Bir arkadaş gibi seviyorum Evren’i.” Bu cümlede büyük bir dürüstlük var. Çünkü her sevgi ilişki olmak zorunda değil. Bazen biriyle konuşmak değil sadece aynı yerde susabilmek yeter. Ama işte tam orada insanın kendine karşı dürüst olması gerekiyor. Sevginin adını yanlış koyunca en güzel şey bile ağırlık yapıyor.
Gitmek ve kalmak meselesi kitap boyunca sessizce dolaşıyor. Kimse haklı çıkma derdinde değil. Gidene ‘kal’ demiyorum. Ya da gideceksem, ‘kal’ diyene kulak asmıyorum. Bu cümle bana şunu hissettirdi. Bazen kalmak cesaret değil alışkanlık. Gitmek de her zaman özgürlük değil. Hangisi olduğu insanın kendine ne kadar açık olduğuyla ilgili. Küçük bir nasihat daha. Birine “kal” demek kolaydır ama onun neden gitmek istediğini anlamaya çalışmak zordur. Asıl emek oradadır.
Anne baba ve kökler meselesi kitabın en ağır ama en sahici tarafıydı benim için. “Bir canlının kendine önce alıştırıp sonra dünyanın ortasında tek başına bırakmanın haksızlık olduğunu düşünüyorum.” Bu cümle çok şey anlatıyor. Sadece ebeveynlik değil hayatta kurulan her bağ için geçerli aslında. Birine yer açıyorsan sonra o yeri bir anda boşaltmaman gerekir. Ardından gelen “Kalbim koş demiş koşmuştum işte. Kalbimiz bizi her zaman doğru yöne götürmüyor.” cümlesi ise çok tanıdık. Hepimiz bir noktada kalbimize fazla güvenmişizdir. Ama kalp her zaman yol göstermez bazen sadece hızlandırır.
Yalnızlık meselesi kitapta yargısız anlatılıyor. “İnsanlar yokken de ne kadar eksiksiz değil mi dünya?” cümlesi ilk bakışta sert geliyor ama dürüst. Ardından gelen “İnsanları özlediğim zamanlar oluyor. Bense yalnızlığı seviyorum.” ise hayatın çelişkisini çok iyi özetliyor. İnsan hem ister hem uzak durur. Kitap bunu düzeltmeye çalışmıyor olduğu gibi bırakıyor. Belki de en doğru yer burası.
Ve bütün kitabın ruhunu toplayan cümlelerden biri “Hayatta her şey akıp gitmiyor, bazı şeylerin öylece duruyor olmasında teselli buldum.” Her şey geçmiyor gerçekten. Bazı acılar kalıyor bazı insanlar yerinden oynamıyor. Ama bu her zaman kötü değil. Bazen insan o duran şeyler sayesinde dağılmıyor.
Bu kitap bana şunu hissettirdi. Herkes iyi sevmeyi bilmiyor herkes kalmayı beceremiyor herkes gitmeyi de göze alamıyor. Ama herkes biraz kendine bakmak zorunda. İlişkiler üzerine kafa yoranlara kalbiyle acele edenlere yalnızlıktan korkmayan ama insanı özleyenlere bu kitabı gönül rahatlığıyla öneririm.
Ve yazara… Bu kadar sessiz bu kadar sahici bu kadar tanıdık bir hikayeyi böyle sade anlatabildiği için teşekkür ederim.