* Depresyonun en temel belirtilerinden biri umutsuzluğa kapılmaktır. Sizin için bir gelecek yoktur. Tünelin ucunda ışık varmış gibi hissetmenin tam tersidir, tünelin iki ucu tıkanmış ve siz içeride sıkışmışsınız gibi gelir. Depresyondayken geleceği görebilseydim, o zamana kadar yaşadıklarımdan daha parlak bir hayatın beni beklediğini bilebilseydim eğer, işte o zaman tünelin bir ucu açılır ve ben de ışığa yönelebilirdim belki. Bu kitabın varlığı, depresyonun size yalan söylediğinin kanıtıdır. Depresyon size doğru olmayan şeyler düşündürür.
Gelgelelim depresyonun kendisi bir yalan değil, başıma gelen en gerçek şeydi. Ve maalesef, görünmezdi. Etraftakilere çoğu zaman bir şeyiniz yokmuş gibi gelir. Siz içinizi yakan ateşle ortalıkta dolanırken kimse fark etmez alevleri. Depresyon böylesine görünmez, sinsi ve gizemliyken, içinde bulunduğunuz durumdan utanmaya başlarsınız. “Depresif’ etiketinin yarattığı utanç öyle içinden çıkılmaz bir hal alır ki düşüncelerinizi de etkilemeye başlar ve depresyon da düşüncelerde meydana gelen bir hastalıktır.
Depresyondayken kendinizi yalnız hisseder ve kimsenin sizin yaşadığınıza benzer bir şey yaşamadığını düşünürsünüz. Delirmiş gibi görünmemek için her şeyi içinize atarsınız. İnsanlar sizden daha da uzaklaşmasınlar diye susar ve depresyondan asla bahsetmezsiniz. Yazık, hâlbuki depresyon üzerine konuşmak yararlıdır. Yazılı olsun sözlü olsun kelimeler bizi dünyaya bağlayan şeydir. Depresyon hakkında yazmak ve insanlarla konuşmak da bizi birbirimize, benliğimize bağlayacaktır. 1
Öldüğüm gün
* Zihnin tuhaf özelliklerinden biri de içeride fırtınalar koparken, kimsenin bunu dışarıdan görememesidir. Dünya sizi umursamaz. Gözbebekleriniz büyüyebilir, konuşmanız anlamsızlaşabilir, boncuk boncuk terleyebilirsiniz... Bütün bunlara rağmen o evde beni gören hiç kimse nasıl hissettiğimi bilemezdi, içinde yaşadığım tuhaf cehennemi hissedemez veya o an ölümün neden o kadar iyi bir fikir olarak göründüğünü anlayamazdı. 10
* Ölmek istedim. Hayır, ölmek değil, aslında yaşamamak istedim. Ölüm beni korkuturdu. Hem sadece yaşayanlar ölebilirdi. Hiç yaşamamış sonsuz sayıda insan vardı. Ben de onlardan olmak istedim. Yine eski bir klişe işte: hiç doğmamış olmak, başaramamış üç yüz milyon spermden biri olmak... 11
* Çocukken, Nottinghamshire’daki evimizde, uyku vakti geldiğinde odalarımızı ayıran duvara vurarak konuşurduk birbirimizle. Dünyanın öbür ucundan beni duyabileceğini hayal ederek yatağa vuruyordum.
Tak. Tak. Tak. 12
Depresyonu anlamak neden zordur?
DEPRESYON GÖRÜNMEZDİR.
Depresyon “biraz üzgün” hissetmek değildir.
Depresyon yanlış kelime; çünkü hareket edemeyen, sönük bir araba lastiğini çağrıştırıyor. Depresyonla gelen kaygı olmasa böyle hissedebilir insan. Gelgeldim korkuyla iç içe geçmiş depresyon ne sönük ne de hareketsizdir. (Şair Melissa Broder şöyle bir tweet atmıştı: “Hangi aptal buna ‘göğsümde yarasalar yaşıyor ve hayli yer kaplıyorlar, not: bir gölge gördüm’ demek yerine ‘depresyon’ demiş?”) Depresyon derinleştikçe, kendinizi çaresizce bedensel bir acı ya da hastalık dilenirken bulursunuz. Çünkü zihin sınırsızdır ve verebildiği acılar da aynı derecede sınırsız olabilir.
İnsan hem depresif hem mutlu olabilir, tıpkı bir alkoliğin her an sarhoş dolaşmaması gibi...
Depresyonun her zaman belirli bir sebebi yoktur.
Dışarıdan bakıldığında kendini perişan hissetmek için hiçbir nedeni yokmuş gibi görünenler; milyarderler, güzel insanlar, mutlu mesut evliler, işinde yeni terfi alanlar, dans edebilenler, iskambil kartlarıyla numaralar yapabilenler, iyi gitar tıngırdatanlar, yüzlerinde belirgin gözenekler olmayanlar, sosyal medya profillerinde durumlarını mutluluk mesajlarıyla güncelleyenler bile depresyona girebilir.
Depresyon, onu yaşayanlar için bile bir gizemdir. 13
Güzel bir manzara
* Ayağımın dibinde bir kertenkele duruyordu. Gerçek bir kertenkele. Yargılanıyormuş gibi hissettim. Kertenkeleler kendilerini öldürmezler. Her şeye rağmen hayatta kalırlar. Kuyrukları kopunca yenisi çıkıverir. Bunalmaz, mızıldanmazlar. Depresyona girmezler. Bulundukları çevre ne kadar acımasız ve sert olursa olsun uyum sağlarlar. Kertenkele olmak istedim, hem de her şeyden çok. 15
* Anlattıklarım lafta kolay. Depresyonun garip tarafı, intihar düşüncesine saplansanız da ölüm korkusunun sizi hiç bırakmamasıdır. Öte yandan yaşamanın verdiği acı gitgide artar. Eğer birinin kendini öldürdüğünü duyarsanız, bilin ki ölüm sizin kadar onu da korkutmuştur. Ortada ahlaki anlamda bir “seçim” yoktur. Ahlaki yaklaşım, durumu tamamen yanlış değerlendirmeye neden olur. 17
* Annem, babam, kardeşim ve sevgilim vardı. Beni seven dört insan. O an keşke hiç sevenim olmasaydı dedim içimden. Tek bir insan bile. Sevgi beni tutsak alıyordu. 18
* Kulak verebilirsek yaşam zaten ölmemek için yeterli nedeni bizzat sunuyor sanırım. Nedenleri geçmişte, bizi yetiştiren insanlarda, arkadaşlarda, sevgililerde ya da yaşamaya devam etmezsek kaçıracağımız fırsatlarda bulabiliriz. 18
Haplar
* “Vale, vale, vale”' dedi. “Sana diazepam lazım. En yüksek dozda. Sana yazabileceğim en yüksek doz.” Sanki parasetamol veya ibuprofenmişçesine rahat rahat diazepam alınabilen bir ülkede, bunu vurgulaması ilginçti. “Bu seni iyileştirecek. Bana güven.” 24
Katil
* Daha da çarpıcı nokta, başka hastalıklardan mustarip insanlara kıyasla çok daha yüksek oranda hastanın depresyon yüzünden kendini öldürüyor olmasıdır. Buna rağmen insanlar hâlâ depresyonun o Radarda tehlikeli bir şey olmadığım düşünüyorlar. Zaten durumu doğru anlayabilselerdi, depresyondaki insanlarla aynı şekilde konuşmaya devam etmezlerdi. 25
Yağmurda şemsiyesiz...
* Ancak antidepresanlar ve antianksiyete ilaçları hâlâ içimi ürpertir. İsimlerinin bilimkurgu filmlerinden fırlamış kötü adam isimleri gibi durması da cabası: Fluoxetine, Venlafaxine, Propranolol, Zopiclone... 31
* İspanya’dan aldığımızdan, sadece bir kutu uyku ilacım vardı. Galiba adı Dormidina’ydı. Uyumama yardımcı olmasa da en azından uyanıkken dehşet içinde dolaşmamı engelliyordu. Ya da o dehşetten uzaklaşmamı sağlıyordu. Bir yandan da uyku ilaçlarının kolaylıkla bağımlılık yaptığını biliyordum, ilaç kullanma korkusu, yerini ilaç kullanmama korkusuna bırakabilirdi. 32
Yaşam
* “DİAE’yi biliyor musun?”
“Futbolcu mu o?”
“Ne? Yok. DİAE. Dikkat. İlgi. Arzu. Eylem. Pazarlamanın dört adımı. Önce dikkatlerini çekeceksin, ardından ilgi uyandıracaksın, sonra onlarda bir şeyler yapma arzusunu tetikleyecek ve en nihayetinde eyleme geçmelerini sağlayacaksın.” 39
Sonsuzluk
* Depresyon, duygu ve düşüncenin bir nevi kuantum fiziği sayılır. Normalde üstünü örttüğünüz ne varsa açığa çıkarırken, sizi ve bildiğiniz her şeyi ortaya döker. Sadece evrenden ya da Carl Sagan’ın deyişiyle “yıldız tozu”ndan oluşmakla kalmayıp onun karmaşığızdır da. 41
Hayal kırıklıkları
* Ön koltuktan bana dönüp gülümsedi. Gülümsemesi hafif bir hüzün taşıyordu, gözleri dolmuştu. Hissettim. Annemin ağırlığı. Yanlış yola sapmış bir evlat olmanın ağırlığı. Sevilmenin ağırlığı. Hayal kırıklığı yaratmanın ağırlığı. Boşa çıkan bir umut olmanın ağırlığı. Fakat... 43
Kasırga
* ŞÜPHELER KİRLANGİÇLARA BENZER. Birbirlerini takip eder, kümelenirler. 46
* İnsanlar depresyonu bir ağırlık olarak tarif ederler, ki haklı bir benzetmedir. Gerçekten bedensel bir ağırlık olabileceği gibi mecazi, duygusal bir ağırlık da olabilir bu. 47
Belirtiler
HİSSETTİĞİM DİĞER ŞEYLERDEN bazıları şunlardı:
Aynadaki yansımam sanki başka biri.
Kollarımda, ellerimde, göğsümde, boğazımda ve başımın arkasında ağrıya yakın bir karıncalanma hissi.
Geleceği düşünmeye dahi yeltenememe. (Gelecek diye bir şey yoktu, en azından benim için.)
Delirme, toplumdan uzaklaştırılma, deli gömleği giydirilip duvarları süngerli bir odaya kapatılma korkusu.
Hastalık hastasına dönüşmek.
Ayrılık kaygısı.
Açık alan korkusu.
Sürekli bir ağırlık hissi.
Zihinsel bitkinlik.
Bedensel bitkinlik.
İşe yaramazlık.
Göğüs daralması ve ara sıra göğüste ağrı. Dururken bile düşüyormuş hissi.
Kollarda ve bacaklarda ağrı.
Arada sırada konuşamama.
Kaybolma hissi.
Evham.
Sonsuz bir hüzün.
Cinsel hayal gücünde artış. (Ölüm korkusu genellikle kendini seks düşünceleriyle dengeler.) Gerçeklikle aramdaki bağın koptuğu hissi. Başka/herhangi biri olma isteği.
İştah kaybı (altı ayda yaklaşık 13 kilo verdim).
İç titremesi (buna ruh ürpermesi diyordum).
Sanki her an panik atak geçirecekmişim hissi. Ciğerlerime yeterli hava gitmiyormuş hissi. Uykusuzluk.
Sürekli öleceğime ya da delireceğime dair belirtiler aramak.
Böyle belirtiler bulup onları ciddiye almak.
Hızlı yürüme isteği.
Deja vu hissi ve bir anıymış gibi gelen ama aslında gerçekleşmemiş şeyler. En azından benim başımdan geçmemiş şeyler.
Görüş alanımı çevreleyen bir karaltı.
Bazen gözlerimi kapayınca kâbus gibi beliriveren imgeleri def etme isteği.
Kısa süreliğine -bir hafta, bir gün, bir saat, hatta bir saniye, artık ne kadar olabilirse— “ben” olmaya ara verme arzusu. 48
* Depresyona kaygı eklenmesi, alkole kokain eklemeye benzer biraz. Süreci hızlandırır. Depresyondaysanız zihniniz bir bataklığa saplanır ve hareket kabiliyetini kaybeder, ancak bu kokteyle kaygı sosu da eklenince, aynı bataklıkta girdaplar oluşur. Bataklığın içi canavarlarla doludur ve timsahlar gibi son sürat, durmadan hareket halindedirler. Sürekli tetiktesinizdir. Takatiniz tükenene kadar her an diken üstündesinizdir ve bu esnada bataklığa gömülmemeye ve kıyıda insanların rahatlıkla soluduğu havayı solumaya çalışırsınız can havliyle. 50
* Depresyon ve kaygıda ise hissettiğiniz acı üzerine düşünemezsiniz, çünkü o zaten düşüncedir. Siz sırtınız değilsiniz ama düşüncelerinizsiniz.
Sırtınız ağrıyorsa oturmaya devam ederek ağrıyı körükleyebilirsiniz. Zihniniz ağrıyorsa daha çok düşünmek kamçılar bu ağrıyı. Doğrulmak gibi kolay bir çözümünüz olmadığı hissine kapılsanız da bu çoğunlukla gerçek değildir. 51
Kötü gün bankası
* Kötü günler derece derecedir, hepsi aynı kötülükte değildir. Gerçekten kötü olanlar, atlatması ne kadar zor da olsa, daha sonra işinize yarar. Onları kötü gün bankasında biriktirirsiniz. Süpermarketten kendinizi dışarı dar attığınız gün. Dilinizi kıpırdatamayacak kadar buhranda olduğunuz gün. Ailenizi ağlattığınız gün. Az kalsın kendinizi uçurumdan aşağı atacağınız gün... Tüm bunlardan sonra başka bir kötü gün yaşadığınızda, Bugün kötü hissediyorum ama daha beteri de olmuştu, diyebilirsiniz. Daha kötü bir gün aklınıza gelmediğinde -yaşadığınız en kötü günde— ise en azından bankaya yatıracak bir gününüz olduğunu bilirsiniz. 52
Gerçekler
* İnsanlar birinin acı çektiğini ancak karşısındaki bunu söylerse anlayabiliyor; ama depresyondaysanız bu genellikle dile getirilmez, özellikle de erkekseniz (bu konuya daha sonra değineceğiz). Ayrıca zaman içinde gerçekler de değişir. Hatta kavramlar ve kelimeler tamamen farklılaşır. Depresyona eskiden depresyon değil melankoli denirdi mesela ve bundan mustaripler bugün depresyona girenlerden sayıca çok daha azdı. Gerçekten öyle miydi acaba? Yoksa insanlar bu konularda daha mı açık davranıyorlar artık? 55
İNTİHAR GERÇEKLERİ
Otuz beş yaş altı erkeklerde en sık rastlanan ölüm nedeni intihardır.
İntihar oranları, yaşadığınız yere göre değişkenlik gösterir. Eğer Grönland’de yaşıyorsanız, intihar etme olasılığınız Yunanistan’da yaşayan birinden yirmi yedi kat fazladır.
Her yıl on ila yirmi milyon insan intihara kalkışır ve bunların yaklaşık bir milyonu hayatını kaybeder. Dünya genelinde erkeklerin intihar oranı kadınlara kıyasla üç kat fazladır. 56
DEPRESYON GERÇEKLERİ
Her beş insandan biri hayatının bir döneminde depresyona girer. (Elbette ruhsal bozukluk yaşayanların oranı bundan daha fazladır.)
Dünyanın hemen her yerinde antidepresan kullanımı artıyor. Antidepresan tüketiminde ilk sırayı alan İzlanda'yı, Avustralya, Kanada, Danimarka, İsveç, Portekiz ve İngiltere takip ediyor.
Hayatlarının bir döneminde depresyondan ciddi derecede mustarip olan kadınların sayısı erkeklerden iki kat fazladır.
İngiltere’de en yaygın zihinsel sağlık sorunu, kaygıyla birlikte seyreden depresyondur, bunu kaygı ve travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, fobiler, yeme bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk (saplantı zorlantı bozukluğu) ve panik bozukluk izler.
Kadınlar zihinsel sağlık sorunları için tedaviye başvurmaya erkeklerden daha yatkındırlar.
Ebeveyninden birine depresyon teşhisi konmuş kişilerin depresyona girme riski %40 daha fazladır.
Kaynaklar: Dünya Sağlık Örgütü, Guardian, Mind, Black Dog Institute. 56
Cama yaslanan baş
* Dibe battığınızda, kimsenin bu kadar kötü hissetmediği yanılgısına kapılırsınız. O sırada kaldırımda yürüyenlerin yerinde olmayı istedim. Hangisi olursam olayım, fark etmezdi. 58
* Gözyaşları da bir iletişim dili sayılırdı ve bütün dillerin benden uzakta olduğunu hissediyordum. Gözyaşları ulaşılmazdı. İnsan araftayken ağlayabilir, cehenneme vardığınızdaysa artık çok geçtir. Gözyaşları akamadan buhar olup uçar. 59
Sıradan bir çocukluk
* İNSANLAR ZİHİNSEL HASTALİKLARA yakalanır mı, yoksa hep mi hastadırlar? Dünya Sağlık Örgütü ne göre zihinsel bozuklukların neredeyse yarısı, kişilerde on dört yaşından önce bir şekilde saklı bulunur. 61
* Farkında olmadan kendime kaygılı olmayı öğretiyordum. Olasılıkların sonsuz olduğu bir dünyada acı, kayıp ve ayrılık ihtimalleri de sonsuzdur. Korku hayal gücünü, hayal gücü de korkuyu besler, ta ki insanı delirtene kadar. 62
* “lyy. Şunun suratındaki örümcek ayaklarıyla yanımda oturmasını istemiyorum.” Sonra söylediğini açıklamaya başladı, yer yarılsa da içine girsem diyordum. “Benlerinden kıllar çıkıyor. Aynı örümceklere benziyor.” 63
Ziyaret
* Bir hücredeydim. Yıllar önce gofret yüzünden nezarette geçirdiğim birkaç saatin ardından, bir yerde kilitli kalma korkusu geliştirmiştim. Fakat insanın kendi zihnine hapsolabileceği hiç gelmemişti aklıma. 65
Erkekler ağlamaz (mı?)
* İntihar eden erkek sayısı kadınlara kıyasla ciddi oranda fazladır. İngiltere’de 3’e 1, Yunanistan’da 6’ya 1, ABD’de 4’e 1’e varan oranlar söz konusudur. Dünya genelinde durum benzerdir; Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kadınların erkeklerden daha çok intihar ettiği iki ülke Çin ve Hong Kong. Diğer her yerde, kadınlardan çok daha fazla sayıda erkek kendi hayatına son verir. Her bilimsel araştırmanın, kadınların erkeklere oranla iki kat daha fazla depresyona girdiğini ortaya koyduğu düşünülürse, bu oldukça tuhaf bir durumdur. 67
* Genel kanıya göre, erkekler zihinsel hastalıkları zayıflık olarak görerek yardım istemekten çekiniyorlar.
Erkekler ağlamaz. Hayır ağlar. Ağlarız. Ağlarım. Her zaman ağlarım. (Daha bugün, Çocukluk filmini izlerken ağladım.) Ve erkekler intihara da kalkışırlar. Don DeLillo’nun Beyaz Gürültü romanının kaygı dolu anlatıcısı Jack Gladney erkeklik kavramı ve bu kavrama uyumlu olmayışı yüzünden eziyet çekiyordu. “Bozuk musluğu tamir edemeyen bir erkekten daha işe yaramaz ne olabilir - temelde işlevsiz, geçmişten ve genlerindeki kodlardan bihaber?” Peki ya bozuk musluğun yerine bozuk bir zihni koyarsak? Bu durumda erkeklik gururundan endişeli bir adam, modern hayatın “beyaz gürültü”sü içinde sessizliğe ve belki birkaç litre alkolden başka bir şeye sığınmadan, derdine tek başına derman bulması gerektiğini düşünecektir. 68
* Peki ne yapmalı? Konuşun. Dinleyin. Konuşmaya teşvik edin. Dinlemeye teşvik edin. Sohbet edebileceğiniz çevreyi genişletin. Durumunuzla ilgili konuşmak isteyen başkaları da var mı diye bakının. Depresyonu isteyerek seçmediğinizi, yüzünüzün kızarması gerekmediğini, bunun insani bir durum olduğunu durmadan tekrarlayın. Oğlan veya kız, adam ya da kadın, genç ya da yaşlı, siyah ya da beyaz, eşcinsel ya da heteroseksüel, zengin ya da fakir demeden herkesin başına gelebilecek insani bir durum olduğunu unutmayın. Depresyon siz değil, yalnızca başınıza gelen bir şey. Üstelik genellikle konuşarak hafifleyen bir şey. Kelimeler. Rahatlatma. Destek. Yaşadıklarımı açıkça ve doğru dürüst konuşmam on yıldan fazla zamanımı aldı. Konuşma eyleminin başlı başına bir terapi olduğunu fark ettim. Konuşabildiğiniz zaman, umudunuz da vardır. 69
* "... o kum fırtınası bittiğinde, nasıl olup da onun içinden geçebildiğim, nasıl hayatta kalabildiğini anlamayacaksın- Hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın. Yalnız, tek Şeyden emin olacaksın. O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın. Evet, içte kum fırtınasının anlamı bu. ”
- Haruki Murakami, Sahilde Kafka 72
Kiraz çiçeği
* Depresyon hakkındaki bilimsel araştırmaları inceledikçe, hastalığın bildiklerinizden çok bilmediklerinizle şekillendiğini görürsünüz. Depresyonun yüzde doksanı bir sırdır. 74
Bilinmeyenler
* DR. DAVİD ADAM’İN obsesif kompulsif bozukluk hakkındaki dâhiyane kitabı Duramayan Adam'da belirttiği gibi: “Biri beynin nasıl çalıştığını anlatmaya kalkıyorsa ya yalancıdır ya da ahmak.” 75
* Şampiyonların Kahvaltısı’nda. “Deliliğin başlangıcı esasen kimyasal bir olaydır,” diye yazar Kurt Vonnegut. “Dwayne Hoover’ın vücudu, aklını bulandıran bazı kimyasallar üretiyordu.” 75
* Bir teoriye göre, depresyona beyin hücrelerinin düşük oranda serotonin salgılamasıyla oluşan dengesizlik yol açar. Bu yüzden, Prozac dâhil tüm antidepresanların beyindeki serotonin seviyesini yükselten SSRI (seçici serotonin gerialım inhibitörü) ilaçlar olması şaşırtıcı değildir. 76
* Stanford Üniversitesinde davranış bilimi profesörü olan Robert Malenka, depresyon araştırmalarının başka alanlara, örneğin beynin tam orta yerindeki küçük ödül merkezine kaydırılması gerektiğine inanıyor. Zevk ve bağımlılıktan sorumlu olan bu kısım düzgün çalışmadığında anhedoniyle karşılaşıyoruz. Hiçbir şeyden zevk alamamak anlamına gelen anhedoni, depresyonun en büyük belirtilerinden. 77
* Bilimin -özellikle de sinirbilim gibi emekleme aşamasındaki bir alanın- zirvesine ulaşmaktan hayli uzak olduğumuz kesin. O halde şu an bildiklerimizin çoğu, gelecekte ya çürütülecek ya da yeniden değerlendirilecek. Bilim körü körüne inanarak değil, sürekli ederek ilerler. 78
* Elimizden gelen ve ihtiyacımız olan tek şey kendimize kulak vermektir. İyileşmeye çalışırken önemli olan bize neyin yaradığını bulmaktır, işe yarayan her şeyin nedenini bilmemiz gerekmez. Diazepam benim bir işime yaramadı. Uyku ilaçları, sarı kantaron ve homeopati de beni iyileştirmedi. Düşüncesi bile paniğimi artırdığından hiç deneyemediğim Prozac’ı bilemeyeceğim. 78
* Evrensel kesinliklerin yokluğunda, sanırım kendimizin en iyi laboratuvarı yine biziz. 79
Zihin, beden demektir - bölüm bir
* ZİHİNLE BEDENİ birbirinden ayrı ele alma eğilimindeyiz genellikle. Geçmişte varoluşumuzun merkezi kalp olarak kabul edilir ya da en azından akılla aynı kefeye konurdu. Şimdilerdeyse beynin, bir iş makinesi operatörü gibi her şeyi yönettiğine dair tuhaf bir ayrım yapıyoruz. 80
Manyak
* Uykumda sayıklamıştım. On üç yaşındaki bir çocuk için, on üç yaşındaki bir başka çocuğun savunmasız ve utanç verici bir ânına tanık olmaktan daha komik bir şey yoktur. 82
* Endişelendiğim şeyler vardı. Nükleer savaş. Etiyopya. Feribota binme ihtimali. Her zaman kaygılıydım. Kaygılanmadığım ama asıl kaygılanmam gereken şey ise kaygının kendisiydi. 84
Jenga gibi günler
* Hepsi buydu; konuş, otur, yürü. Arabistanlı Lawrence’ınki gibi bir hayat sayılmazdı pek. Yirmi dört yaşında iki insanın yaşayabileceği en mütevazı hayat. 86
* Einstein göreliliği anlamanın en kolay yolunun, aşkla acı arasındaki farkı düşünmekten geçtiğini söylemiş: “Güzel bir kadının yanında geçirdiğiniz bir saat size bir saniye gibi gelir; kızgın korların üstüne oturduğunuzdaysa bir saniye bir saat gibidir.” 86
* Zaman aktıkça, hayatta kalmayı başarmış ve hâlâ kimseyi bir şapkayla karıştırmamışken’, bunu atlatabileceğime dair inancım kuvvetleniyordu. Tabii her zaman değil. Günleri Jenga tahtaları gibi üst üste dizip ilerleme kaydettiğimi sanırken, bir anda beş saatlik bir panik atak veya kıyamet karanlığında geçen koca bir gün araya girip Jenga günlerini yerle bir ediyordu. 87
* Dr. Oliver Sacks’m hastalarının öykülerinden derlediği Karısını Şapka Sanan Adam kitabı 87
Belirtiler
* Depresyonu tecrübe etmemiş insanların, yaşadıklarının depresyon olup olmadığını anlamasıysa özellikle zordur. Biraz da depresyonun tam anlamıyla ne olduğunu bilmediğimizden. “Depresif ’ kelimesini “üzgün” anlamında da kullanırız, tıpkı “yoruldum” yerine “bittim” dediğimiz gibi; ama depresyon ile üzgün olmak arasındaki fark, yorulmak ile bitmek arasındaki fark kadar ciddidir. 88
* Yine de depresyonun en çok bahsedilen belirtilerinden bazıları şunlardır:
Yorgunluk: Hiçbir geçerli sebep yokken sürekli yorgun hissetmek.
Özgüven eksikliği: Özellikle kendileri hakkında konuşmayı sevmeyenlerin yakınlarının durumu fark etmesi daha da zordur. Özgüvensizlik, insanın kabuğunu kırıp dünyaya açılmasını engelleyebilir.
Psikomotor gerileme: Bazı depresyon vakalarında konuşma ve hareketlerde yavaşlama olabilir.
İştah kaybı: Bazen iştah artışı da bir belirti sayılabilir.
Asabiyet: Doğrusu, bu herhangi bir şeyin de belirtisi olabilir.
Ağlama nöbetleri.
Anhedoni: Bu kelimeyle ilk kez, Woody Allen’ın Annie Hall filmi için ilk düşündüğü ismin bu olduğunu öğrendiğimde karşılaşmıştım. Daha önce belirttiğim gibi, anhedoni hiçbir şeyden zevk alamamak 88
Şeytanlar
* Ve eğer delirdiyseniz, aslında var olmayan şeyleri görmek bir belirti olmalı...
Korkulacak bir şey olmadığı halde korkarsanız, beyniniz eninde sonunda size gerçekten korkacağınız bir şey yaratmak zorunda kalır. “Tek korkulacak şey, korkunun kendisidir,” klişesi anlamsızdır. Korku yeter de artar. Korku bir canavardır.
Ve elbette...
“Canavarlar gerçektir,” der Stephen King, “Hayaletler de gerçektir, içimizde yaşarlar ve bazen kazanırlar.” 93
Varoluş
* Ara sıra agorafobik ama daima büyük şair Emily Dickinson'ın dediği gibi: “Bir daha asla geri gelmeyecek olmasıdır, yaşamı bu kadar tatlı kılan.” 95
Yükseliş
İlk panik atakta aklınızdan geçenler
1. Öleceğim.
2. O kadar delireceğim ki geri dönüşü olmayacak.
3. Asla bitmeyecek.
4. Her şey daha da kötü olacak.
5. Kimsenin kalbi bu kadar hızlı atamaz.
6. Zihnim çok ama çok hızlı.
7. Sıkıştım, kurtulamıyorum.
8. Kimse böyle hissetmiş olamaz. Mümkün değil. Tarih boyunca kimse...
9. Kollarım neden uyuştu?
10. Asla atlatamayacağım. 99
Bininci panik atakta aklınızdan geçenler
1. Evet, geliyor.
2. Daha önce de geçtim bu yollardan.
3. Off, hâlâ kötü.
4. Ölebilirim.
5. Ölmeyeceğim.
6. Sıkıştım, kurtulamıyorum.
7. Bu en kötüsüydü.
8. Hayır, değil. İspanyayı unutma.
9. Kollarım neden uyuştu?
10. Atlatacağım. 100
Tek başına yürüme sanatı
* Tıpkı matematiği iyi olan birinin genelde fizikte de iyi olması gibi, depresyon da başka şeyleri beraberinde getirebilir. Çeşitli kaygıları, fobileri tetikleyebilir, belki buna -benim için büyük bir sıkıntı olan— yutkunma takıntısı gibi obsesif kompulsif bozukluklar da eklenebilir.
Bunların yanında bir süreliğine agorafobi ve terk edilme korkusu da yaşadım. 101
* Kaygıyla birlikte seyreden depresyonun acayip yanlarından biri de budur; mutluluğu bilinçli olarak her şeyden çok arzulamanıza rağmen, mutlu olmaktan derin bir korku duyarsınız. O yüzden, eğer —yalandan bile olsa- gülümserken yakalanırsanız bedelini ağır ödersiniz. Çünkü gülümsemeye falan izninizin olmadığını bilirsiniz.
Tuhaflık. Dışarıda tek başına olmak doğal değildi sanki, duvarları olmayan bir çatıymışım gibi tuhaf hissettirirdi. 103
Zamanın ötesinde bir sohbet - bölüm iki
* Sıfır, eksi binden daha iyi değil mi? 110
* Kaygılan -bunu durduramazsın- ama kaygı hakkında kaygılanmayı bırak. 111
Yaşama tutunmak için nedenler
1. Başka bir gezegendesin. Kimse ne yaşadığını anlamıyor. Aslında anlıyorlar. Anlamadıklarını düşünüyorsun çünkü tek dayanak noktan sensin. Sen hiç böyle hissetmedin; düşüşün yarattığı şok seni travmaya sokuyor ama başkaları da bu yollardan geçti. Milyonlarca sakini olan zifiri karanlık bir diyardasın.
2. Daha kötüsü olmayacak. Kendini öldürmek istiyorsun. Oysa düşebileceğin kadar düştün. Artık sadece yukarı çıkacaksın.
3. Kendinden nefret ediyorsun. Çünkü hassas ve duyarlısın. Bu kadar hassasiyetle yaklaşsa herkes nefret eder kendinden. Biz insanlar hem zavallı hem de harikulade canlılarız.
4. “Depresif” diye damgalanmışsan ne var ki bunda? Doğru uzmana danışan herkes damgalanabilir.
5. Her şeyin daha da kötü olacağı hissi sadece depresyonun bir belirtisi.
6. Aklın kendine has döngüleri vardır. Şu an bir kasırganın içindesin. Kasırgalar er ya da geç diner. Dayan.
7. Hastalığın yüzünden seni ayıplayanları umursama. Tarih boyunca tüm hastalıklara saçma yakıştırmalar yapılmıştır. Hastalanmaktan korkarız ve korkuyla cahilce önyargılara kapılırız. Eskiden çocuk felcinden yoksullar sorumlu tutulurdu mesela. Depresyonsa çoğunlukla “acizlik” veya kişilik kusuru zannediliyor.
8. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Bu acı da sürmeyecek. Acının seni hiç terk etmeyeceğini düşünüyor ya da hissediyor olabilirsin. Acı yalan söyler. Duymazdan gel. Acı, zamanla ödenen bir borçtur.
9. Zihinler hareketlidir. Kişilikler değişir. İnsanlar romanımdan alıntılayacak olursam: “Zihnin de bir galaksi. Işıktan çok karanlık var. Ama onu ışık değerli kılar. Yani, kendini öldürme. Dört bir yanın zifiri karanlık olduğunda bile öldürme. Hayatın sabit olmadığını unutma. Zaman, uzamdır. O galaksinin içinde sen de hareket ediyorsun. Yıldızları bekle.”
10. Bir gün bu acına denk bir neşe duyacaksın. The Beach Boys konserinde sevinç gözyaşları dökecek, kucağında uyuyan bir bebeğin yüzünü izleyeceksin, çok güzel arkadaşlıklar kuracak, henüz tatmadığın lezzetli yemekler yiyeceksin, düşmekten korkmadan manzarayı seyre dalabileceksin bir tepeden. Henüz okumadığın bir dolu kitap, büyük boy patlamış mısırla seyredeceğin bir sürü film var seni zenginleştirecek. Dans edecek, gülecek, sevişecek, nehir kıyısında koşacak, gece yarılarına kadar sohbetlere dalıp karnına ağrılar girinceye dek güleceksin. Hayat seni bekliyor. Şimdilik buraya sıkışmış olabilirsin ama bir yere kaçmıyor dünya. Dayan. Hayat her zaman buna değer. 112
Aşk
ÖZÜNDE HEPİMİZ YALNIZIZ. Üstesinden gelmeye çalışsak da yalnızlık düşüncesinden kurtulmanın bir yolu yoktur. En çok da hastalandığımızda yüzleştiğimiz gerçek, yalnızlık. Acının her hali, insanı yalnızlaştıran birer deneyim. 115
* Birini ne kadar seversek sevelim ne kendimizi ne de onu acıdan kurtaramayacağız. 115
* İşin ilginç tarafı, özünde çok farklı insanlardık. Andrea erken yatmayı, uykuyu severdi, bense gece kuşuydum. O işinde disiplinliydi, ben değildim (gariptir, disiplinli olmayı bana depresyon öğretti). O düzenli olmayı severdi, bense tanıdığı en dağınık insandım. Bizim durumumuz, biraz klorla amonyağı karıştırmaya benziyordu ve bu da hiç iyi bir fikir değildi. 116
* Schopenhauer “başkaları gibi olmak adına benliğimizin dörtte üçünü kaybederiz,” der. Hal böyleyse, ideal aşk kaybettiğimiz bu parçaları bulma yoludur belki; çocukluğumuzun başında bir yerlerde kaybettiğimiz özgürlüğü. Belki de aşk, tuhaf yönlerimizi göstermekten çekinmediğimiz insanı bulmaktır sadece. 117
Ben onun o olmasına yardım ettim, o da benim ben olmama. Bunu konuşarak başardık. 117
* Lâkin tartışmalarımız yüzeyseldi. Dev gelgit dalgalarının derinlerine inebilirseniz eğer suyun orada dingin olduğunu göreceksiniz. Biz de böyleydik. Tartışıyorduk, çünkü bu tartışmaların bize temelli bir hasar veremeyeceğini biliyorduk. Birinin yanında kendin olabiliyorsam memnuniyetsiz tarafını da dışavurabilirsin. 119
* Endişenin ve karanlığın ardında bıraktığı boşlukla rı doldurdu. Bir yanım beni terk ettiğinde, diğer yarım oldu. Savaşa giden kocasını bekler gibi, yokluğun^3 beni sabırla bekleyerek her şeyi idare etti. 120
Depresyon veya kaygıdan mustarip birine destek olmanın yolları
1. Size ihtiyaç duyulduğunu ve yaptıklarınızın takdir edildiğini bilin; öyleymiş gibi görünmediğinde bile.
2. Dinleyin.
3. Nasıl başaracağına dair detaylı, dört dörtlük bir yol haritasını da beraberinde sunamayacaksanız, asla “kendine gel” veya “neşelen” gibi ifadeler kullanmayın. Zorlamak işe yaramıyor, biraz ilgi ve şevkat yeter de artar bile.
4. Bunun bir hastalık olduğunu kabul edin. Söylenebilecek tatsız şeyleri kulak ardı edin, kasten söylenmemişlerdir.
5. Kendinizi bu konuda eğitin. Size çok basit gibi görünen, mesela markete gitmek gibi şeylerin, depresyondaki birine zor, hatta imkânsız gelebileceğini anlayın.
6. Depresyondaki birinin yapacağı herhangi bir kişisel algılamayın. Kronik hastalıkları, kalp rahatsızlığı ya da grip olan birine alınmadığınız gibi. Hiçbiri sizin suçunuz değil.
7. Sabırlı olun. Kolay olmayacağını bilin. Depresyon alçalıp yükselir, artar ve azalır. Sabit değildir. Tel bir mutlu ya da kötü andan yola çıkıp bunu iyileşme veya düşüş sanmayın. Uzun vadeli bakın.
8. Karşınızdakine ulaşmaya çalışın, nasıl yardıma olabileceğinizi sorun. Yapabileceğiniz en iyi şey, yanında olduğunuzu hissettirmektir.
9. Eğer elinizden geliyorsa, evdeki veya işteki baskıyı azaltmaya çalışın.
10. Mümkünse depresyondaki birini olduğundan daha tuhaf hissettirmeyin. Üç gün koltuktan mı kalkmamış, perdeleri mi açmamış, hangi çorabı giysem diye durduk yere gözyaşlarına mı bolmuş? Ne olacak? Ne fark eder? Normalin bir tanımı yoktur. Bu gezegende normalin yedi milyar farklı hali bulunur. 121
Bir uzaylıya göre Dünya’da yaşam
DEPRESYONU Hiç YAŞAMAMIŞ birine anlatmak zordur.
Bir uzaylıya Dünya’daki yaşamı anlatmaya benzer. Karşılaştırabileceği bir şey yoktur. Benzetmelere başvurmak zorundasınızdır.
Bir tünelde mahsur kalmış gibi.
Okyanusun dibindeymiş gibi.
Alev almış gibi.
Tek anlatmak istediğiniz, yaşadıklarınızın yoğunluğudur. Depresyon bilindik duygu yelpazesindekilerin hiçbirine benzemez. Hissettiklerinizin içine gömülürsünüz. Bu duyguların dışına çıkmaya çalışmak hayatın dışına çıkmaya benzer, çünkü depresyon yaşamın ta kendisidir. Sizin hayatınızdır. Her şey onun süzgecinden geçer. Her şeyi büyütür. En uç durumlarda ise, sıradan bir insanın fark etmeyebileceği şeyler sizde yıkıcı etkiler yaratabilir. Güneşin bulutların arkasında kaybolması bile, sanki bir arkadaşınızı kaybetmişsiniz gibi hissettirir. Bir bebek için anne karnıyla dış dünya arasındaki fark neyse, sizin iç ve dış dünyanız arasındaki fark da odur. Siz bir ağrı kesici alırsınız ama nevrotik beyniniz sanki yüksek dozda metamfetamin almışsınız gibi davranır.
Depresyon beni uyuşturan değil, bileyen bir şeydi. Sanki bütün hayatımı bir kabuğun içinde geçirmiştim ve o kabuk artık yoktu. Depresyon benim için her şeye açık olmaktı. Çırılçıplak, kabuksuz bir zihin demekti. Derisi yüzülmüş bir kişilikti. Deneyim asidiyle dolu bir kavanozda yüzen beyindi. O zamanlar henüz anlayamadığımsa, tüm olumsuz etkilerine rağmen bunun olumlu değişimlere de yol açacak olmasıydı.
Hayır, öldürmeyen şey güçlendirir muhabbeti yapmıyorum. Doğru değil bu, öldürmeyen şey çoğunlukla zayıf düşürür. Öldürmeyen şey hayatının geri kalanında topallamana neden olabilir. Öldürmeyen o şey; evinden, hatta yatak odandan çıkamayacak kadar korkmana, titremene, anlaşılmaz şeyler mırıldanmana, başını bir pencerenin camına dayayıp seni öldürmeyen şeyin hiç yaşanmadığı geçmişe dönmeyi arzulamana neden olabilir.
Hayır.
Güçlü olma meselesi değil bu; Stoacı, “fazla sorgu, lamadan duruma uyum sağla” tarzında güçlülük değil en azından. Yakından bakmakla ilgili daha çok Keskinleşmekle... Düzyazıdan şiirsele geçmekle ilgili. Yirmi dört yaşından önce, bir şeylerin ne kadar kötü hissettirebileceğinden de bihabermişim, ne kadar iyi hissettirdiğinden de. Kabuğunuz sizi koruyabilir, ama iyi şeylerin etkisini tam anlamıyla hissetmenizi de engeller. Depresyon yaşama uyanmak için ödediğiniz bir bedel olabilir, her ne kadar üstünüze çullandığında sanki hiç kapanmayacak bir borçmuş gibi hissettirse de... Her gecenin bir sabahı vardır elbet ama gece yine o karanlık gecedir. Ama zevkin sadece acıyı telafi etmediğini, bazen acının kendisinden de doğabildiğim bilmek insana iyi geliyor. 126
Beyaz boşluk
İnsanın ya kendinden kaçmak ya da kendini bulmak için okuduğunu söylerler. Ben ikisi arasında pek bir fark göremiyorum. Kaçarken kendimizi buluruz. Bulunduğumuz yerde değil, gitmek istediğimiz yerdeyizdir. Sylvia Plath’in ünlü sorusu gibi, “Yok mu zihinden bir çıkış yolu?” Ergenliğimde alıntıların derlendiği bir kitapta bu soruya rastladığımdan beri dşünürüm. Ne anlama geliyor, cevabı ne olabilir? Eğer ölüm dışında bir çıkış yolu varsa, bu ancak kelimeler aracılığıyla olabilir. Zihni tamamen terk etmek yerine, bir düşünceyi terk etmenize yardımcı olabilecek kelimelerden tuğlalarla eskisinin yanına, daha sağlam temellerle bir benzerini, daha iyisini inşa edebilirsiniz. 131
* Sanatın amacı hayata şekil vermektir” der Shakespeare. 132
* İyi bir kitap okuduğumda harita incelermiş gibi hissederdim; bir hazine haritası! Sürüklendiğim hazine ise aslında kendi benliğimdi. Fakat her harita yarımdı, hâzineye ancak bütün kitapları okursam ulaşabilirdim. Böylece kendimi bulma sürecimin sonu olmayan bir arayış olduğunu anladım. Kitaplar da bunu söylüyordu adeta. Özünde, her kitapta “birileri bir şeyler arıyordu.” 132
* Kitapsever insanlar hakkındaki klişelerden biri de yalnız olduklarıdır, hâlbuki beni yalnızlıktan kurtaran kitaplardı. Eğer bir şeylere fazla kafa yoran biriyseniz, farklı telden çalan bir dolu insanla çepeçevre maktan daha yalnız hissedebileceğiniz bir yer yeryüzünde. 132
Güç ve Şan
* TEKRAR TEKRAR OKUDUĞUM kitaplardan biri Graham Greene’in The Power and the Glory [Güç ve Şan) romanıydı. 134
* Her şey rahatsızlık vericiydi, edebiyatın kendisi hariç. 135
* “Konyağı küfür gibi indirdi mideye.” 135
* “Nefret, hayal gücü eksikliğidir,” diyordu. 136
* o dönemde okuduğum diğer kitaplara gelince:
Görünmez Kentler, Italo Calvino:
Dışarıdakiler, S. E. Hinton:
Yabancı, Albert Camus:
The Concise Collins Dictionary of Ouotations [Collins Veciz Alıntılar Sözlüğü]: Alıntılar kolay okunur.
Keats’in Mektupları:
Tek Meyve Portakal Değildir, Jeanette Winterson:
Vox, Nicholson Baker:
Para, Martin Amis:
Samuel Pepys’in Günlüğü:
Çavdar Tarlasında Çocuklar, J. D. Salinger:
The Penguin Book of First World War Poetry [Penguin Birinci Dünya Savaşı Şiirleri Kitabı: Ivor Gurney’in “Yaban Cehennemler”i (“Yürek yanar - fakat nasıl yandığını görmezden gelmek zorundadır’) ve Wilfred Owen’ın “Ruhsal Vakalar”
On Buçuk Bölümde Dünya Tarihi, Julian Barnes:
Wilderness Tips, Margaret Atwood:
Geniş, Geniş Bir Deniz, Jean Rhys 138
Paris
* Panik atak geçirmeden bir başıma yirmi metreden fazla yürüyemiyordum hâlâ. Daha mühim ne olabilirdi bundan? Aklıselim birine Tahran’da “dışarıya çıkıp çıplak yürü” demek gibi bir şeydi bu. 142
* Bir canavarı alt etmenin yolu daha korkuncunu bulmaktan geçer. 143
* Bazen ölesiye korktuğun şeyleri yapınca hiçbir şey olmadığını görmenin en iyi terapi olduğunu anlamaya başlıyordum. Eğer dışarı çıkmaktan korkuyorsanız, dışarı çıkın. Eğer kapalı mekânlardan korkuyorsanız, bir asansörde zaman geçirin. Eğer ayrılık korkunuz varsa, kendinizi bir süre yalnız kalmaya zorlayın depresyonda kendinizi rahat hissettiğiniz yer çoğunlukla dünya kadar bir alandan küçüle küçüle yatak bir alana dönüşür. Ya da rahat hissettiğiniz hiçbir kalmaz. 143
* Değişiklik. Heyecan. Bunlar yeni yerlerin neden olduğu hislerdir. Bazen korkutucu olsa da insanı özgürleştirir. Bilindik bir mekânda zihniniz yalnızca kendisine odaklanır. Yatak odanızda yeni bir şeyleri fark etme ihtiyacı duymazsınız. Dışarıdan gelebilecek bir tehlike yoktur, yalnızca içinizdekiler vardır. Kendinizi yeni yerlere, tercihen yurtdışına gitmeye zorlarsanız, ister istemez tüm dikkatinizi dış dünyaya vermek zorunda kalırsınız. 144
* Sanırım, her şey bir yana, seyahat insana yeni bir bakış açısı kazandırıyor. Zihinlerimize sıkışmış olmamız, bedensel olarak da sabit kalmamız gerektiği anlamına gelmez. Mıhlandığımız yerden uzaklaşmak, mutsuz ruh halinden uzaklaşmamızı da sağlayabilir. Nihayetinde sabitliğin panzehri harekettir. Bazen işe yarar. Bazen.
“Seyahat insanı mütevazı kılar,” der Gustave Flaubert, “Dünyada ne kadar minik bir yer kapladığınızı görürsünüz.” Bu bakış açısı insanı özgürleştirir; özellikle de bir yandan özgüveninizi düşürürken diğer yandan küçük şeyleri büyüten bir hastalığınız varsa. 145
* Göklerin Hâkimi filmi 146
Güçlü olmak için nedenler
* Mevlana, “Yaranız, içinize ışığın girdiği yerdir,” der. “Unut selameti. Yaşa yaşamaktan korktuğun yerde.” 151
Koşmak
* KOŞMANIN DEPRESYON VE KAYGIYI yatıştırdığı kaynakta belirtilir. Bana da çok iyi gelmişti. Koşmaya başladığımda hala ağır panik ataklar geçiriyordum Ama koşmanın en sevdiğim yanı, panik atağın pek çok belirtisiyle kalp çarpıntısı, nefes almada güçlük, terleme uyum içinde olmasıydı; koşarken kalbimin hızlı çarpmasından endişelenmeme gerek kalmıyordu.
Koşmak kendim hakkında düşünmemi de sağladı. Pek formda sayılamayacağım için hayli zorlanıyordum, üstelik can yakıcıydı. Fakat bu kadar çaba zorlanma çok iyi odaklanmama yardımcı oluyordu- Bedenimi çalıştırmanın aynı zamanda zihnimi çalıştırmak anlamına geldiğine ikna olmuştum. Bir bakım meditasyon yapıyordum.
Koşmak insanın zinde olmasını da sağlıyor bette. Zinde olmanınsa hemen her şeye faydası Hastalandığımda çok fazla alkol ve sigara tüketerek verdiğim hasarı da onarmaya çalışıyordum bir yandan. 154
* Her gün koşuya çıkıyor ya da dengi bir kardiyovaküler egzersiz yapıyordum. Haruki Murakami gibi (muhteşem kitabı Koşmasaydım Yazamazdım.” daha sonra okuyacaktım) koşmanın, etrafımdaki sisi dağıtmanın bir yolu olduğunu keşfetmiştim. “Kendinizi kişisel sınırlarınızın sonuna kadar zorlamak; işte koşmanın özü budur,” der Murakami. Yürekten inandığım bu söz gibi, bence koşmak zihne de aynı nedenlerle iyi geliyor. 155
* Her koşu, kendimle yeni bir mücadeleydi. Soğuk bir şubat sabahı dışarı çıkmayı başarmak bile iyi hissettirir insana. 155
* Ama yıllar içinde güçlenip, yaptıklarımın arada sırada işe yaradığını görmek çok güzel. Savaşta kullanılan silahlar bir süre sussa da yeniden ateşlenebilir. Benim silahlarımdan bazıları yazmak, okumak, konuşmak, seyahat etmek, yoga, meditasyon ve koşmaktı. 156
Zihin, beden demektir — bölüm iki
* “ZİHİNSEL HASTALIK” terimi, bütün sorunlar boynun yukarısında yaşanıyormuş algısına yol açtığından yanıltıcı geliyor bana. Depresyon, özellikle kaygıyla seyrediyorsa, sorunların büyük çoğunluğu zihinde üretilip zihni etkilerken, bedensel belirtiler de gösterir. 157
NHS’nin* internet sitesinde en yaygın kaygı bozukluğu belirtileri söyle listelenir:
Huzursuzluk.
Bir şeylerden korkmak.
Sürekli “diken üstünde” hissetmek.
Odaklanmada güçlük.
Asabiyet.
Sabırsızlık.
Dikkatin kolayca dağılması.
National Health Service: Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Hizmederi (e.n.)
İlginçtir ki NHS hastalığın bedensel belirtileri için çok daha uzun bir liste sunmaktadır:
Baş dönmesi.
Yorgunluk ve sersemlik.
Karıncalanma hissi.
Düzensiz kalp atışı (çarpıntılar).
Kaslarda ağrı ve gerilme.
Ağızda kuruluk.
Aşırı terleme.
Nefes darlığı.
Karın ağrısı.
Bulantı.
İshal.
Baş ağrısı.
Aşırı susama.
Sık idrara çıkma.
Sancılı veya düzensiz âdet görmek.
Uykuya dalma ya da uykuyu sürdürmekte güçlük (insomnia).
NHS’nin listesinde olmayan ama başka kaynaklarda bulduğum, hem zihinsel hem de bedensel bir belirti daha var: Derealizasyon. Kişide gerçeklikten çıkmış sanki bedenin dışındaymış hissi yaratan çok ciddi bir belirti. Bedeni başka bir yerden kontrol ediyormuşsunuz gibi bir histir bu; bir yazarla yarattığı yarı otobiyografik karakter arasındaki mesafeye benzer. Merkezi oluşturan “siz” yoksunuzdur. Hem bedensel hem Je zihinsel olarak hissedilen bu durum, vücudumuzu teoride de olsa acımasızca ikiye ayırarak, belki hatalı kolaycı bir yaklaşımla, sorunun bir parçası haline geldiğimizi bir kez daha gösterir bize.
Ünlüler
* DEPRESYONUN EN TEMEL belirtisi yalnızlık hissidir. Bu yüzden yalnız olmadığınızı bilmek yararlıdır. Toplumumuzun doğası ve itiraflara dayalı şöhret kültürümüz nedeniyle, sorunları bizlere kadar ulaşanlar çoğunlukla ünlülerdir. Ama fark etmez. Sorunları ne kadar çok duyarsak o kadar iyidir. Gerçi her zaman da değil. Bir yazar olarak, Ernest Hemingway’in silahıyla ne yaptığını ya da Sylvia Plath’in fırına soktuğu kafasını düşünmekten pek hoşlandığımı söyleyemem. Hatta yazar olmamasına rağmen Vincent Van Gogh ve kulağı üstüne derin düşüncelere dalmaktan da hoşlanmıyorum. Ayrıca hayranı olduğum çağdaş yazar David Foster Wallace’ın 2008’in 12 Eylül’ünde kendini astığı haberini alınca, o “kötü günlerimden” bu yana geçirdiğim en ağır depresyon nöbetinin fitili ateşlendi içimde. Üstelik mesele sadece yazarlarla da sınırlı değildi. Robin Williams’ın ölüm haberinin ardından hüzünlenmekle kalmayıp korkuya da kapılan milyonlarca insandan biriydim. O olayın sanki bir şekilde bizim akıbetimizin de aynı olması ihtimalini artırdığı hissiyle korkmuştuk.
Fakat depresyondakilerin —ünlüler de dâhil- çoğu intihar etmemiştir. Mark Twain de depresyondaydı ama kalp krizinden öldü. Tennessee Williams sıkça kullandığı göz damlasının kapağı kazara boğazına kaçtığı için hayatını kaybetti. 160
Depresyondan mustarip oldukları halde yaşamlarına gayet iyi devam edebilmiş insanların isimlerine bakmak bazen rahatlatıcıdır. Buyurun, hazırladığım liste:
Stephen Fry, Judy Garland, Jon Hamm, Anne Hathaway Billy Joel, Angelina Jolie, Stephen King, Abraham Lincoln, Wolfgang Amadeus Mozart, Isaac Newton, Al Pacino, William Styron, Emma Thompson, Uma Thurman, Marcus Trescothick Ruby Wax Robbie Williams, Tennessee Williams, Catherine Zeta-Jones, Ben Stiller 161
* Peki, bundan ne öğrenmeliyiz? Depresyon başbakanların, başkanların, kriket oyuncularının, yazarların boksörlerin, Hollywood yıldızlarının da başına gelir Tamam, bunu biliyorduk zaten. Başka? Şöhret ve paranın size zihinsel hastalıklara karşı bağışıklık kazandırmayacağını mesela. Bu da tamam. Belki de bir ders çıkarmamız gerekmez. Sadece Jim Carrey’nin Prozac kullandığını ya da Princess Leia’nın bipolar olduğunu bilmek bile yeter; çünkü her ne kadar bunların herkesin başına gelebileceğini bilsek de, gerçekten herkesin başına gelebildiğini daha fazla duymanın zararı olmaz. 162
* Diş doktorunda sıramı beklerken Halle Berry’nin bir röportajını okudum. Garajda arabasına oturup kendisini karbonmonoksitle zehirleyerek öldürmeye çalıştığı dönemi anlatıyordu açık yüreklilikle. Kendisini durduran tek şeyin, annesinin gelip onu bulacağı ânı düşünmek olduğunu söylüyordu.
O dergide, gayet güçlü gülümseyen fotoğrafını görmek bana yardımcı oldu, isterse Photoshop’lanmış olsun, umurumda değil; hayattaydı ve mutlu görünüyordu işte. Evet, iyileşme hikâyeleri iyi hissettirir. Yükseliş, düşüş ve tekrar yükseliş kurgularını severiz. Magazinciler durmadan böyle hikâyeler yayımlar.
Başarı ve paraya ulaşınca sanki insan zihinsel hastalıklara karşı da bağışıklık kazanırmış gibi, depresyondaki ünlülere çoğu zaman şüpheyle yaklaşılır. Üstelik bu şüphe sadece zihinsel hastalıklar konusunda sergilenir. Ünlüler grip olunca garipsenmez mesela. Filmlerin ve kitapların aksine depresyonun illa bir konusu olması gerekmez.
Depresyon sıkça kendinizi suçlu hissettirir. “Kendine bir bak; güzel bir hayatın var, sevgilin/kocan/karın/çocukların/köpeğin/kanepen/Twitter takipçilerin, iyi bir işin var, sağlık sorunun yok, seni bekleyen bir Roma tatili var, evin taksidi bitmek üzere, annenle baban hâlâ evli, falanın filanın var der depresyon, dur durak bilmeden.
Hatta dışarıdan iyiymiş gibi görünen şeyler depresyonu körükleyebilir, çünkü hissettikleriniz ile hissetmeniz beklenen arasındaki uçurum açılmaktadır. Eğer: bir savaş tutsağı kadar acı çekiver ama esir kampı yerine güzel bir evde yasıyorsanız söyle düşünürsünüz: “Off... İstediğim her şeye sahibim, ah mutlu değilim?" 163
* Güzel bir evde, yanınızda güzel eşinizle buraya nasıl vardığınızı düşündüğünüz bir Talking Heads* şarkısında bulabilirsiniz kendinizi. Günleri izlersiniz. Her şeyin nasıl üst üste bindiğini ve neyin eksik olduğunu düşünürsünüz. Hayatınızda hep yanlış şeyleri isteyip istemediğinizi merak edersiniz. Sorunu kısmen çözmek için edindiğiniz akıllı telefonların, güzel banyoların, son model televizyonların aslında sorunun bir parçası olup olmadığına kafa yorarsınız. “Game of Life”*’oyununda bizi yukarı çıkaracağını düşündüğümüz her merdiven, aslında bizi aşağı yuvarlayan bir yılan mı diye şüpheye düşersiniz. Her Budist’in size rahatlıkla söyleyebileceği gibi, maddiyata fazla bağlanmak daha fazla acıdan başka şey getirmeyecektir.
Derler ki delilik, böylesine deli bir dünyaya verilen mantıklı bir tepkidir. Belki depresyon da gerçekte hiç anlamadığımız bir yaşama verdiğimiz tepkidir. Elbette, kimse yaşamım tam olarak anlayamaz. Depresyonun can sıkıcı yanlarından biri de mutlaka hayat üstüne düşünmeyi beraberinde getirmesidir. Depresyon, hepimizi birer düşünüre dönüştürür. 164
Abraham Lincoln ve korkunç armağan
* ABRAHAM LİNCOLN otuz iki yaşındayken, “Yaşayan en sefil insan benim,” diye ilan eder. O yaşa dek iki büyük depresyon geçirmiştir.
“Eğer şu an hissettiklerim bütün insanlığa pay edilse, dünyada neşeli tek bir surat kalmaz. Hiç iyileşecek miyim bilmiyorum; iyileşemeyeceğim hissi her yanımı sarmış durumda. Bu durumu sürdürmem imkânsız, ya ölmeli ya da iyileşmeliyim.” 166
* Depresyonla mücadele eden tek ünlü lider Lincoln değildir. Winston Churchill de hayatının büyük kısmını depresyonla geçirmiştir. İşe aldığı genç bir araştırmacıya, “Odunların neden çıtırdadığını biliyorum. Tükenmek ne demek bilirim,” demiştir yanan ateşi izlerken.
Biliyordu da. Çok faal ve başarılı bir kariyeri olmasına rağmen kendini sürekli umutsuz ve karanlıktaymış gibi hissederdi. 167
* Siyaset felsefecisi John Gray —ki kendisi en sevdiğim yazarlardan biridir (nedenini anlamak için Saman Köpekler’i okumanız yeterli)- Churchill’in büyük bir komutan olmasının depresyonu “yenmekten” kaynaklanmadığı, aksine bizzat depresyonun onu lider yaptığı kanısındadır. 167
* Bazen depresyon, kaygı ve üretkenlik arasındaki bağ aşikârdır. Edvard Munch’un çağları aşan tablosu Çığlık'ı düşünün. Panik atağın hissettirdiklerinin en isabetli görsel tavsiri olması bir yana, kendi deyimiyle dehşetli bir varoluş anından çıkmıştır ortaya. Munch’un günlüğünde şöyle yazar:
“Güneş batarken yolda yürüyordum; bir anda kan kırmızı oldu gökyüzü. Anlatılamayacak bir yorgunluk hissiyle durup yaslandım korkuluklara. Ateş ve kandan oluşmuş diller sanki mavimsi siyah fiyordun üzerine uzanıyordu. Arkadaşlarım yürümeye devam ederken ben arkada kalmış, korkudan titriyordum. Derken doğanın muazzam, sonsuz çığlığını duydum.” 168
* Bir dâhinin eserinin bir depresyon nöbetinden kaynaklandığına dair bir kanıtımız olsun ya da olmasın, depresyonla mücadele etmiş büyük isimleri görmezden gelmek mümkün değil. Kendi canlarına kıyan Plath’ları, Hemingway’leri veya Woolf’ları göz ardı etsek dahi, bilinen depresiflerin listesi oldukça çarpıcıdır ve çoğu zaman ortaya koydukları işlerle hastalıkları arasında bir bağ vardır. 169
* Freud’un çalışmalarının birçoğu, kendi depresyonuna dair analizlerine ve çözüm getirdiğine inandığı yöntemlere dayanır. Başta kokain işine yaramıştır; ama pek çok depresife tavsiye ettiği maddenin sanki biraz bağımlılık yaptığını sonradan fark etmeye başlar.
Depresyon Onur Listesi’nin bir diğer üyesi de Franz Kafka’dır. Yaşamı boyunca, insanların şimdilerde klinik depresyon olarak tanımladığı hastalıkla boğuşur. Aynı zamanda bedensel ve zihinsel değişim korkusuyla yaşamını sürdürmeye çalışan bir hastalık hastası, yani hipokondriyaktır. Hastalık hastası olmak hastalanmayacağınız anlamına gelmez maalesef; Kafka otuz dört yaşında tüberküloza yakalanır. İlginçtir ki onun depresyonuna iyi geldiği bilinen şeyler yüzme, ata binme, yürüyüş gibi bedenini güçlendiren şeylerdir. Eserlerindeki klostrofobi ve güçsüzlük hissi sıklıkla sadece politik olarak yorumlansa da, onu gerçekten klostrofobik hissettiren bir hastalıktan kaynaklanıyor da olabilir pekâlâ. 169
* Kafka’nın en meşhur öyküsü Dönüşüm, bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulan bir pazarlamacıyı konu alır. Evet, öykü kapitalizmin insanı insanlıktan çıkaran yönünü işlerken, bir yandan da depresyonun, yani hastalıkların en Kafkaesk’inin bir metaforu olarak da okunabilir. Gregor Samsa gibi depresifler, bazen uykuya daldıkları odalarında uyanıp, kendilerine tamamen yabancı bir kâbusa hapsolmuş hissedebilirler. 170
* Aynı şekilde Emily Dickinson derin bir manevi ıstırap duymasa, “Beynimde bir cenaze hissettim,” dizesini yazabilir miydi? Elbette her depresif Lincoln, Dickinson, Churchill, Munch, Freud ya da Kafka’nın dönüşmüyor (ya da bir Mark Twain, Sylvia Plath, Georgia O’Keefe, lan Curtis veya Kurt Cobain olmuyor). Ama sonuçta depresif olmayanlar için de aynısı geçerli. 170
* Öğrendiklerimizi yaşamımıza uygulamamız yeterli. Yaşamın kısalığından korkacak kadar farkında olmamın, her fırsatta yaşamın tadını çıkarmamı sağladığını düşünüyorum. Sevdiğim kadın ve çocuklarımla geçirdiğim değerli anların kıymetini bilmemi sağlıyor. Kötü şeyler kadar, iyi şeyler de yoğun ve derinlikli yaşanabiliyor.
Sanat ve siyaset, bu yoğunluktan saçılan ve binlerce farklı şekilde ortaya çıkabilecek birer damla sadece. Bunların büyük çoğunluğu ünlü olmanızı sağlamayacak olsa da, uzun vadede, sizden götürdükleri kadar size katkıları da olacaktır. 172
Depresyon
Bir iç savaştır.
Kara deliktir.
Görünmez bir ateştir.
Düdüklü tenceredir, içimizdeki şeytandır.
Hapishanedir.
Yokluktur.
Bir sırça fanustur (“Hep aynı sırça fanusun altında,’ diye yazar Plath, “kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım”*).
Beyninizin işletim sistemine sızmış bir virüstür.
Paralel bir evrendir.
Yaşam boyu süren bir mücadeledir.
Ölümlülüğün yan ürünüdür.
Ayaklı kâbustur.
Sırça Fanus, Sylvia Plath, çev. Handan Saraç, Can Yayınları, 1987.
Bir yankı odasıdır.
Karanlık, umutsuz ve yalnızdır.
Modern dünyayla kadim aklın çarpışmasıdır (evrim psikolojisi).
Çekilmez bir acıdır. 173
Depresyon ayrıca…
Sizden büyük değildir.
Sonsuzmuş gibi göründüğü anlarda bile, her zaman sizden daha küçüktür. Depresyon sizin içinizde şekillenir, siz onun içinde değil. Gökyüzünü kaplayan karanlık bir bulut olabilir ama bu benzetmedeki gökyüzü sizsinizdir.
O başınıza gelmeden önce de buradaydınız. Bulut gökyüzü olmadan var olamazken, gökyüzü buluta muhtaç değildir.
* Ceviz kabuğunun içine hapsolsam da bütün âlemlerin kralı gibi görebilirdim kendimi.
Hamlet mi? Güzel. 177
Dünya
* Elimizdekilerle mutlu olabilseydik başka neye ihtiyacımız kalırdı ki? Yaşlanmayı nemlendiriciyi nasıl satarız; önce birilerini yaşlılıktan korkar hale getirmek gerekir. Siyasi bir partiye nasıl ov yerdiririz? Önce göçmenlerle ilgili endişe duymalarını sağlamanız gerekir. Sigorta poliçelerini nasıl satarız? Her şeyi endişe kaynağı olarak görmelerini sağlamak gerekir. Plastik cerrahiye başvurmalarım nasıl sağarız? Dış sürünüşlerindeki kusurların altını çizerek. Bir televizyon programını nasıl izletiriz? Programın bir bölümünü kaçırmaktan endişe duymalarını sağlayarak. Yeni bir akıllı telefon almalarını nasıl sağlarız? Teknolojiden geri kaldıklarını hissettirerek. 181
* Sakin kalabilmek devrimci bir eylemdir adeta. Kendimize özgü, yeni modeliyle değiştirilmemiş varlığımızla mutlu olmak; karmakarışık, insani halimizle barışık olmak piyasa için hiç de iyi değildir. 181
* Yaşam, sizi seven insanlardır. Kimse bir iPhone uğruna hayatta kalmayı seçmez. Aslolan, iPhone’la ulaşabileceğimiz insanlardır.
İyileşip tekrar yaşamaya başladığımızda yepyeni gözlerle dünyaya bakar ve daha önce farkına varamadığımız şeyleri görürüz. 182
Nükleer bulutlar
* Depresyon belirtilerinin üstesinden gelebilmek için elimizde sadece geçmiş bulunur, gelecek değil. Ve eğer bunlar henüz ciddi sonuçlar doğurmadıysa, nereye varabileceklerini kestirmek gerçekten çok zordur. 183
* Daha önce depresyon geçirmenin avantajı, bu sinyallerin hangilerini dikkate almanız gerektiğini artık biliyor olmanızdır. Üniversitedeyken de fark etmem gereken hayli belirti mevcuttu fakat hiçbirini göremedim. 183
* Üniversite kütüphanesinin beşinci katında oturur, sıklıkla gözlerimi boşluğa dikerdim. İç karartan dehşet duygularıyla ufukta nükleer bulutlar olduğunu hayal ederdim. Kendimi biraz tuhaf hissederdim bazen, Sanki sulu boya bir resmin içinde yürüyormuşçasına bulanıklaşırdı zihnim. Şimdi düşününce çok fazla alkol tüketme ihtiyacı duyduğumu anımsıyorum. 184
* “Herkes yaşar bu gerginliği,” dedi annem telefonda. “Önemli bir şey değil. Hem o gün ne kadar yaklaşırsa, bitmeye de o kadar yakın demektir.” 185
* Eczaneye gidip bir paket Natracalm aldıktan sonra içindeki yirmi dört tabletin yutabildiğim kadarını (iki sıra dolusunu, sanırım on altı tane) mideye indirdim. Tadı çimenle tebeşir karışımı gibiydi. Vaat edilen sakinliğin gelmesini bekledim. 186
* Eğerr bir sebeple -bir aslan kovaladığında, asansörün kapısı açılmadığında ya da “chiaroscuro’nun nasıl telaffuz edildiğini bilemediğinizde- panik atak geçiriyorsanız, bir hastalık belirtisi verine korkutucu bir durum karşısında mantıklı bir tepki verdiğinizi düşünebilirsiniz. Nedensiz paniklemekse deliliktir. Sağlıklı insanlar ancak geçerli sebepleri olduğunda panikler. Ben delilik sınırını geçmemiştim. 186
Büyük “K”
* KAYGI, DEPRESYON VAKALARININ yarısına eşlik eder. Depresyonun ortağı gibidir. Zaman zaman birbirlerini tetiklerler. Bazen de mutsuz bir evlilik misali beraber sürdürürler varlıklarını. Elbette depresyonsuz kaygıya ya da kaygısız depresyona sahip olmak da mümkündür.
Kaygı ve depresyon tuhaf bir karışımdır. Pek çok açıdan zıt deneyimler içerseler de bir araya geldiklerinde dengeli bir orta yol çıkmaz. Aksine sıklıkla paniğe dönüşen kaygı, hızla ileri sarılan bir kâbus gibidir. Kaygı, depresyonla karşılaştırıldığında, yirmi birinci yüzyıldaki yaşam biçimimizle ve bizi çevreleyen şeylerle çok daha fazla tetiklenip alevlenebilir.
Akıllı telefonlar. Reklamlar (David Foster Wallace’ın o harika cümlesi aklımdadır: “O da her reklamın yapması gerekeni yaptı; bir şeyler satın alarak rahatlatılabilen bir kaygı yarattı”). 189
Yavaşla
* İnsan beynini analiz etmek için kullanılan cihazlar -CAT ve sonrasında MRI taramaları- kullanıma gireli bir asır bile geçmedi. Bu cihazlar beynin renkli, güzel görüntülerini sağlarken, hangi bölümün aktif çalıştığını gayet başarıyla görüntüleyebilirler. Çikolata yediğimizde beyinde hangi bölümün zevk almamıza, bir bebek ağladığında hangi bölümün endişe duymamıza neden olduğuna işaret edebilirler. Zekice ama eksik tarafları da vardır.
Duramayan Adam kitabının yazarı Dr. David Adam- '‘Beyindeki bölümlerin çoğunun farklı zamanlarda farklı işlevleri vardır,” der. “Örneğin amigdala, hem cinsel uyanda hem de korku hissinde rol oynar fakat bir MRI cihazı arzuyla panik arasındaki farkı anlayamaz... O halde birine Cameron Diaz veya Brad Pitt resmi gösterildiğinde MRI cihazında amigdalanın parlamasından ne anlamalıyız? Bu insanlardan korktuğunu mu.;
Yani cihazlar kusursuz değil. Sinirbilim de kusursuz değil. 192
* Zihinsel “noktalama işaretlerini” geri kazanmanız için birkaç yol önerebilirim:
* Yoga yapın. Eskiden şüpheyle yaklaşırdım, şimdiyse savunucularındanım. Yoga, diğer terapilerin aksine hem zihni hem bedeni bir bütün olarak ele alan harika bir şey.
Nefes alıp verişinizi yavaşlatın. Delicesine derin nefes alın demiyorum. Nazikçe. Bunu alışkanlık edinmek hiç kolay değil ancak rahat nefes alıyorsanız paniğe kapılma ihtimaliniz daha düşüktür. Baş dönmesi, karıncalanma, uyuşma gibi pek çok kaygı belirtisi doğrudan yanlış nefes almakla ilgilidir.
Meditasyon yapın. Beş dakikalığına, sizi rahatlatan tek bir düşünceye odaklanmaya çalışın. Pırıl pırıl denizin üstünde süzülen bir kayığa, sevdiğiniz birinin yüzüne ya da nefesinize odaklanın.
Kabullenin. Sürekli mücadele etmeyin, hissedip anlamaya çalışın. Karşı koymak gerilim yaratırken, bırakmak rahatlatır.
Anı yaşayın.
Sevin. Anaıs Nin kaygı için, “sevginin en büyük katili” der. Neyse ki, tersi de geçerlidir. Sevgi de kaygının en büyük düşmanıdır. Sevgi güçtür. Bizi korkularımızın esaretinden kurtaracak tek yoldur; zira kaygı bizleri kâbuslarımıza hapseden bir hastalıktır. İnsanlar çoğu zaman kaygıyı bencillik olarak görürler. Aynı bacağınız yandığında acınıza odaklanmanızın veya alevlerden korkmanızın bencillik olmaması gibi, zihinsel hastalıkları olan insanlar da diğerlerinden daha bencil oldukları için içlerine kapanmazlar. Sadece iç dünyalarını hedef alan şeyler hissediyor ve bu hisleri görmezden gelemiyorlardır. Eğer sevdiğiniz ve sizi seven insanlar varsa, bu durumla baş etmek çok daha kolaydır. Bu sevgi ailevi ya da romantik olmak zorunda değildir. Sevgi yaşama karşı sergilenen bir tavırdır. Hepimizi kurtarabilir. 194
İnişler ve çıkışlar
* Zaman geçtikçe önceden fark edemediğim bir şeyi anladım. Çöküşün tek yol olmadığını öğrendim. Eğer dayanırsanız her şey daha iyiye gidebiliyor. Düzeliyor, kötüleşiyor, sonra tekrar düzeliyor.
Ailemle yaşarken bir homeopatın bana dediği gibi, yaşam iniş ve çıkışlardan ibaret. Sözleri, verdiği bitkisel karışımlardan daha çok işime yaramıştı. 196
Parantez
* Eğer yorgun veya kaygılıysanız ve kötü besleniyorsanız depresyon bir anda dönüp sizi savunmasız yakalayabiliyor. 197
Partiler
* Kalabalık bir odaya girmek her zaman zordur. Herkes kendi sıkı çemberini oluşturup kahkahalarla muhabbete dalmışken, yalnız bir atom molekülü gibi dolanmanın yarattığı o tuhaf hissiyat... 198
* Başka birinin belki bu satırları okuyup faydalanabileceğini, belki de çektiğim acının boşa gitmeyeceğini bilmek. 214
Hassaslığa övgü
* Hissetmek.
Asıl mevzu bu.
İnsanlar düşünmeye büyük önem atfederler ama hissetmek de en az onun kadar gerekli. Beni güldüren, ağlatan, korkutan, umutlandıran ve havaya bir zafer yumruğu savurtan kitaplar okumak isterim. Kitapların bana sarılmasını ya da ensemden sıkıca kavramasını isterim. Hatta karnıma bir yumruk atsa da olur. Çünkü hissetmek için hayattayız. 219
Nasıl Schopenhauer’dan birazcık daha mutlu olunur?
* DEPRESİF İNSANLARİN en sevdikleri filozof—ve Nietzsche, Freud ve Einstein’ı farklı şekillerde de olsa büyük ölçüde etkileyen düşünür- Arthur Schopenhauer’a göre yaşam, beyhude amaçların peşinde koşmaktan ibarettir: “Olabildiğince büyük bir sabun baloncuğunu durmaksızın şişiriyoruz; sonunda patlayacağından tamamen emin olduğumuz halde.” Bu açıdan bakınca koyduğumuz bütün hedefler mutluluğu imkânsız kılar. Sefaletimizin kaynağı hedeflerimizdir. Ulaşılamayan hedefler acıya neden olur; o hedeflere ulaşmaksa sadece kısa bir an için tatmin olmamızı sağlar.
Üstüne yeterince kafa yorarsanız, hedeflerden ibaret bir yaşamın insanı muhakkak hayal kırıklığına uğratacağını anlarsınız. Evet, hedefler sizi ilerlemeye, kendi varoluşunuzu anlamlandırmaya teşvik edecektir, doğru. Ama sonunda içiniz bomboş kalacaktır. Diyelim ki bu hedeflerinize ulaştınız, ya sonra? Eksikliğini hissettiğiniz şeye kavuştunuz, tamam. Ya yeni hedefle belirleyecek, ya elde ettiğiniz şeyi nasıl koruyacağım?, düşünerek strese girecek ya da -orta yaş (veya ergenlik veyahut yaşlılık) bunalımı yaşayan milyonlarla beraber-şu soruyu soracaksınız: istediğim her şeye sahibim peki neden hâlâ mutsuzum ?
Peki Schopenhauer’ın buna cevabı neydi? Eğer sorun bir şeyleri istemekse, cevap vazgeçmektir. Ona göre sefaletin nedeni, beklentinin yarattığı “irade’nin (arzunun) büyüklüğüdür.
Schopenhauer insanlığa ve acılarına bir bütün olarak baktığında, bireyin yaşama sırt çevirip içgüdülerine karşı koyması gerektiğine inanıyordu. Bir başka deyişle Schopenhauer’ın planı sıfır seks, az para, az yeme ve bir miktar da kendine işkence etmek demekti.
Ancak bu şekilde -arzuları tamamen reddederek- önümüzdeki gerçeği, yani “hiçlikten başka kesinlikle hiçbir şey bulunmadığını” görebiliriz.
İç karartıcı, değil mi?
Evet, öyle. Schopenhauer intiharı önermese de zevk alınabilecek her şeyin küçümsendiği bir dünyada bir nevi “yaşayarak intihar”ı önermişti.
Halbuki büyük bir riyakârdı. Lafa gelince ayrı, icraata gelince ayrı tutum sergiliyordu. Bertrand RusseH’ın Batı Felsefesi Tarihinde açıkladığı gibi:
“Âdet edindiği üzere iyi bir restoranda iyi yemekler yer, duygulu ama tutkudan uzak, keyfekeder pek çok aşk macerası yaşardı; son derece geçimsiz ve fevkalade paragözdü. Bir keresi
Domingo