Sarı yüz, suçluyu işaret eden ya da sizi herhangi bir karakterle rahatça özdeşleştiren bir roman değil; yayın dünyasının sistemini ve başarıya yüklenen anlamları sorgulatan bir roman.
Kitabı okurken o kadar çok taraf değiştiriyorsunuz ki… Bir sayfada “Athena,bunları hak etmedi.” Derken diğer sayfada birden Jane’nin safında oluveriyorsunuz. Yani karakterleri okurken onları sevmek ile nefret etmek arasındaki mesafe yok denecek kadar az. Zor ama kitabı okurken asıl kendiliğinden gelişen olay da “anlıyorum” diyebilmek.
Roman, sadece gasp ya da yayıncılık sahasındaki ikili oynamayla ilgilenmiyor. Aynı zamanda “Bir milletin yaşadığı ulusal zorlukları anlatmak kimin hakkıdır?” Sorusunu da bariz şekilde soruyor. O milletin evladı olmasan bile o milletin yaşadığı travmaları yazarak ortaya koyduğun kitaptan kazandığın para ve ün sana helal midir?
Başarısız olma korkusu, yaşadığın dünyada bir iz bırakamadan ölme kaygısının insanı ne kadar kolay bi’ şekilde dönüşü olmayan sonuçlara ittiğini çok net görebiliyoruz. Bu da kitapta kimsenin masum olmadığının kanıtına varmamı sağladı.
Neticede Sarı Yüz, sadece farklı bir olay örgüsünü okumanın heyecanı değil; okurla yer yer pazarlık yapan “Beni manipüle mi ediyor?” Sorusunu diri tutan ve cevabı okura bırakan bir roman.