Elena Ferrante’den Napoli Romanları’nın ilk kitabını okuyup hızımı alamayıp “Karanlık Kız”ı okudum. The Lost Daughter’ın filmini izlemiştim yıllar önce yeni kitabını okuyabildim. Film gerçek anlamda beni rahatsız etmişti. Jessie Buckley ve Olivia Colman’ın efsane performanslarının da etkisi büyüktü. Unutmak çok zor!
Önce film sonra kitap oldu belki ama, bu seferlik de böyle olsun diyelim. Kitap, orta yaşlı bir Edebiyat profesörü olan Leda Yunan adalarının birinde tatile çıkmış hem çalışıyor hem de dinleniyor. Boşanmış bir anne olarak bu yalnız tatili yaparken şu an yetişkin olan kızları Kanada’da babalarının yanında. Plajda bir genç anne (Nina) ve kızı (Elena) arasındaki ilişkiyi ve parçası oldukları geniş Yunan-Amerikan aileyi izlerken kendi geçmişiyle ilgili de birtakım hesaplaşmalar yaşıyor. Kitap ileri ve geri gidişlerle Leda’nın kendi çocukluğunu, evliliğini ve anneliğini gösteriyor. Ferrante’nin daha önce de alışkın olduğumuz annelik, yalnız ebeveynlik ve tek başına ayakta durmaya ant içmiş kadın karakterlerle karşımıza çıkıyor. Ingmar Bergman filminde olduğumu hissetmediğim bir an bile yoktu. Annelik meselesi üzerine fazlaca kafa yoran, toplumsal kalıpları sadece kadınlığın sırtı üzerine inşa eden ve suçlayan normlarına odaklanıyor; elbette buradaki ok da kadınlığa ve zorla inşa ettirilen anneliği gösteriyor. Dolayısıyla kitap, fazlaca bu konuya odaklanıyor.
Kadınların topluma iyi bir annelik borcu olmadığını, iyi bir anne olmak isteseler bile bu kendi rızası ve istediği üzerine olması gerektiğini üstüne basa basa söylemek gerekiyor. Ayrıca, “iyi annelik” meselesi konusunda, “iyi annelik” nedir? Kime göre, neye göre?” demek de gerekiyor sanki. Hayaller, uhde kalanlar, hesaplaşmalar, -hem çocuklarıyla, hem eşiyle hem de kendi annesiyle- içsel çatışmalar müthiş edebi bir dille aktarıyor bizlere. Sevgili Eren Cendey’in efsane çevirisi her zaman ki gibi su misali akıyor! Ellere, emeklere sağlık cidden!