''İnsan her şeyi unutarak yaşayabilirdi ama her şeyi hatırlayarak yaşayamazdı.''
Kitap, duygularını hissedemeyen başrol karakterimiz Ahmet’in gündelik hayatını anlatmasıyla başlıyor. Ardından aynı ilçede yaşanan Arzu Kahraman cinayetiyle olaylar derinleşiyor. Bu cinayet sayesinde, uzun zamandır hayatına kimseyi almayan Ahmet’in hayatına bir gazeteci giriyor. Ahmet farkında olmadan, gazeteci kızı hayatında tutabilmek için kardeşi Mehmet’in hikayesini anlatmaya başlıyor. Gazeteci ise merakına yenik düşerek Ahmet’in evinde kalmaya başlıyor.
Ahmet anlattıkça, ikiz kardeşi Mehmet’in ne kadar zorlu bir hayatı olduğunu daha iyi hissediyoruz. Kitabın sonuna doğru ise Mehmet’in aşk hikayesi de noktalanıyor ve bütün sırlar birer birer açığa çıkıyor: Arzu’yu kimin öldürdüğü, Ahmet’in aslında kim olduğu gibi…
Kitap, akıcı dili ve güçlü kurgusuyla beni içine çeken bir roman oldu. Kitapta beni rahatsız eden tek nokta, Ahmet’in gazeteciyle aralarında büyük bir yaş farkı olmasına rağmen kurduğu yakınlıktı. Ancak kitabın sonunda Ahmet’in yaşadığı ağır psikolojik sorunları öğrendiğimizde, bu durum çok da anlamsız gelmiyor.
Sürükleyiciliği, ters köşeleri, Mehmet’in yaşadığı hayatın zorluğu ve karakterlerin psikolojik derinliği sayesinde okurken keyif aldığım, finaliyle de bir süre donup kaldığım muhteşem bir kitaptı.
Ek olarak şunu da paylaşmak isterim: Ahmet, Mehmet’in hikayesini anlatırken Mehmet şöyle bir cümle kuruyor:
“İyi ki adını Ahmet koymuşlar, Mehmet olsaydın yanmıştın.”
Bence Mehmet’in kendi kimliğini reddetmesinin en büyük ipucu bu cümlede saklı. Bize verilen bir isim bile bazen kaderimizi büyük ölçüde şekillendirebiliyor.